Muhterem Büyüğüm, Kıymetlim, Azîz Hocam!
Öncelikle bütün Ateş Ailesi'ne selâm eder; Keriman Annem başta olmak üzere, büyüklerimin ellerinden küçüklerimin gözlerinden öperim.
Akdeniz'in incisi Mersinimizden sımsıcak selâmlar ile mektubuma başlamak istiyorum.
Kıymetli Hocam! Bu mektubu yazmamdaki maksat şudur: Yaşadığımız çağda malumunuz olduğu üzere her şey dijitalleşti. Ben de bu sebepten ötürü 2026 yılını kendimce "Mektuplaşma Yılı" ilan ettim ve sizlerin çağında dostlar arasındaki en güçlü bağ kurma şekli olan klasik mektup yazmaya karar verdim. İlk mektubumu da size yazıyorum.
Mektubuma sizinle ilk münasebetimin nasıl kurulduğunu hatırlatarak başlamak istiyorum. Yıl 2005... Şanlıurfa'dan İstanbul'a tayin oldum ve 1'inci Ordu Komutanlığı Selimiye Kışlası'nda Bakım Birlik Komutanı olarak göreve başladım. Hiç unutmuyorum, aylardan Temmuz idi. Bir gün telefonum çaldı. Arayan kişi can dostum, Emekli Bando Kıdemli Başçavuş Edvan Kengil idi. Kendisi ile tanışıklığım ilk görev yerim olan ve Malatya'da konuşlu bulunan 2'inci Ordu Komutanlığındaki Bando Birliği'nde çalıştığı yıllara dayanır. Ben Teğmen rütbesiyle mesleğin henüz başında, o ise Kıdemli Başçavuş olarak mesleğinin sonunda idi. Kader bizi sanat bağıyla gönülden birbirimize bağlamıştı. İşte bu güçlü bağ bizi 2005 yılında Üsküdar'da buluşturdu. Emeklilik sonrası kendisine Edvan Hocam diye hitap etmeye başlamıştım.
"Alo! Farukçuğum, merhaba." dediğinde o tok ve melodik ses beni inanılmaz mutlu etmişti. "Vayyy! Edvan Hocam, bu ne büyük şeref..." cevabıma binaen kendisi bana; " Üsküdar'dayım. Müsaitsen seni Üsküdar Mûsıkî Cemiyeti'ne bekliyorum." dedi. "Hayrolsun?" demem üzerine; "Cemiyet'in açtığı beste yarışmasında bir eserim ilk 10 eser arasına girerek finallere kaldı. Müsaitsen gel. Hem görüşürüz hem de birlikte biraz zaman geçiririz." demişti.
İnanın Hocam! Aynı heyecanımı şu an dahi yaşıyorum.
Sanki kanatlanıp kuş olmuş gibi kendimi bir anda Üsküdar Mûsıkî Cemiyeti'nde bulmuştum. Kapıdan girip turnikeyi geçince karşımda aziz dostumu gördüm. Sıkı bir kucaklaşmadan sonra üst kata çıkıp bekleme salonunda sohbetin en koyusundan bir dem aldık. Velhâsılı; Edvan Hocam'ın şiirlerime dâir sitayişkâr iltifatları sonrası, ilk gelişte tanıştığım bir kaç kişinin benden dinlediği bu şiirlerim sebebiyle sonraki haftalarda Cemiyet'e davet edildim.
Bunlardan biri Sayra Hanım idi. Ud sazını icrâ ettiğini hatırlıyorum. Hatta annesi Nuray Hanım da Cemiyet'e geliyordu. Bir Cumartesi yine Cemiyet'e gelmiştim ve çay ocağının olduğu yerde Sayra Hanım ve oradaki dostlara şiirlerimden okurken Sayra Hanım birden şu teklifte bulundu; "Az sonra Âmir Ateş Hocam ile dersimiz var. Kendisi bu tarz şiirleri çok sever. İsterseniz derse buyurun. Sizi hocamız ile tanıştırayım." demişti. O gün sizinle ilk rûberû görüşmemiz sonrası bugün itibarıyla 21'nci yılına girdiğimiz gönül bağı kurulmuş oldu canım Hocam.
Artık her Cumartesi Üsküdar Mûsıkî Cemiyeti'ne gelmek sanki üzerime farz kılınmıştı. Her gelişim benim için ayrı bir heyecan fırtınası idi. Tabiî, bu gelişlerde size okuduğum şiirler ise bambaşka bir heyecan ve bambaşka gönül fırtınası idi. Bu şiirlerden "CANÖZÜM" isimli olanı siz beğenmiştiniz ve bana; "Bunu bir kâğıda yaz, bana ver." dediğinizde bestelenecek olduğunu hiç aklımdan geçirmemiştim. Yine bir gün Cemiyet'teyim ve bu sefer Başkanlık Odası'nda... Siz masanızda, ben misafir koltuğunda ve sizin solunuzdaki masada da Alaeddin Pakyüz Hocam var. Bir nota kâğıdı çıkarıp Alaeddin Hocam'a uzattınız ve Udunu almasını rica ettiniz. Alaeddin Hocam Ud ile çaldı, siz de "CANÖZÜM"ü seslendirerek icra ettiniz. İcra sonrası bana "Olmuş mu?" diye sorduğunuzda benim şaşkınlığım târif edilemezdi. Zaten olmamış demek çok büyük bir edepsizlik olurdu. Ayrıca benim mûsıkî bilgim neydi ki, size olmamış demek cüretini göstereyim. Kısacası canım hocam, bu eser sizin ile ilk ortak bestemiz olmuştu. Sonraki yıllarda artık mütemadiyen Üsküdar Mûsıkî Cemiyeti benim dergâhım olmuştu.
Dergâh'ta bir gün ömrümce unutmayacağım şu hâtırayı yaşattınız bana. Başkanlık Odası'nın kapısı kapalı idi. Kapıyı üç kez tıklatıp açtığımda beni derhâl içeri buyur ettiniz. Siz ve çok çok muhterem hocamız Süleyman Ârif Emre karşılıklı koltuklarda oturmuşken ortadaki sehpada da yuvarlak bir tepsi içerisinde "Hamsili Pilav" vardı. Beni sofraya buyur etmişliğinizde hem yemeğe hem de sohbete başlamıştık. Sohbetin tadı bir başka idi; lâkin hayatımda ilk defa yediğim hamsili pilavı, o günden sonra hiç yemediğimi bugün burada itiraf edeyim. Yemek sonrası çay faslına geçildiğinde siz Süleyman Ârif Emre Hocamıza hitaben şöyle demiştiniz; "Komutanımızın mahdumunun adı da Ârif Emre." Evet... Bu doğruydu.
Çünkü oğlum Ârif Emre henüz minik bir bebekken onu sizden dua alsın diye Cemiyet'e getirmiştim. Bundan dolayı ismini biliyordunuz. O zaman çektiğim fotoğraflar sonraki yıllarda bilgisayardan silinse de hâfızamda hâlâ kayıtlı. Ârif Emre'min ismini annesi ilk olarak Emre diye koymuştu. Lâkin ben yıllarca Mehmet Emin Ay'ın sesinden şu şiiri dinlemiştim.
"Leblerimle emrine âmâdedir canım benim;
Al da bir bûseyle öldür, haydi cananım benim!
Lâl olur birden dilim bilmem neden görsem seni;
Görmesem kalmaz karârım, dinmez efgânım benim!" diye başlayıp, devamında;
"Ârif Emre her ne etse razıdır fermanına;
Sahibimsin hem Efendim hem de Sultânım benim!" diye biten bu şiir.
Bundan ötürü oğlumun annesine; "Sen Emre dedin; ben de başına Ârif ekliyorum." diyerek mukabele etmiş ve bu şiiri okuyarak bestesini de dinletmiştim. Sonuç itibarıyla o gün Cemiyet'te birlikte hamsili pilav yediğim büyük gönül adamı oğlumun isim babası idi bir nevi.
VE O BÜYÜK BULUŞMA GÜNÜ
Sizinle tanışalı belki bir iki ay olmuştu; fakat sizin o munis, cana yakın ve sımsıcak babacan tavırlarınız beni size öylesine bağlamıştı ki, tarifi imkânsız bir hissiyat bu. Yine bir ziyaretimde masanızın başında bir şiirimi sizinle meşk ederken bana şöyle seslendiniz; "Sana bir sürprizim var." deyip telefon ile birini aradınız. Bu aramadan karşıdaki kişinin de asker olduğunu anlamıştım. Bana; "Bekir Sıtkı Erdoğan'ı tanır mısın? O da senin gibi asker. Albay emeklisi..." diyerek bir kâğıda adresini yazıp bana verdiğinizde ömrünün son dokuz yılına tanıklık edip doksan yıllık hâtıra biriktireceğim ve bana manevî babalık yapacak olan "Derviş Ruhlu Asrın Yûnus Emresi"ne gideceğimi ilk anda fark etmemiştim.
Ertesi gün Pazar idi. Sabah saat 09.00'da Erenköy Fındık Mahallesi'ndeki evinde kahvaltıya davetliydim. Kalbim bir serçenin kalbi gibi pır pır ediyordu. Aklıma ilk olarak 50'nci Yıl Marşı geldi. Hiç unutmuyorum... Kara Harp Okulu devre albümünün arasında el yazısı ile yazılmış marşın sözleri vardı. Hemen albümü çıkarıp o kâğıdı bulmuştum. Akşamdan hazırlıklarımı yapıp sabah erkenden tren ile Erenköy İstasyonu'nda inip Güneş Apartmanı'nı bulmuştum. Beşinci kattaki dairenin zili çaldığımda o muhteşem manzara karşımda idi. Nur yüzlü, saçları muntazam bir şekilde geriye taranmış bir beyefendi ve hemen gerisinde başı boneli ve yine yüzünden nur şelâlesi akan bir hanımefendi... Hani derler ya; boyu boyuna uygun... İşte öyle!
İçeri davet edilip girdiğimde hiç vakit kaybetmeden o mükellef sofraya oturduk. Masanın üzerinde beyaz renkli bir semaver ve envaı çeşit kahvaltılık... Sohbet öyle güzel başlamış ve devam etmişti ki, hemen evin yanı başındaki camiden okunan öğlen ezanı salonda yankılanınca vaktin ne çabuk geçtiğini anlamıştık. Kendisi namaz için abdest alıp tekrar salona gelince ben de abdest alabilir miyim diye sormam üzerine Zeliha Hanım; "Gel evladım!" diyerek banyonun yerini göstermişti. Seccadeler serildi; namaz kılındı. Tekrar sofraya geçtik. Sohbete devam ve tabii ki şiir. Aklıma yanımda getirdiğim 50'nci Yıl Marşı yazılı olan kâğıt geldi. Hemen çantamdan çıkartıp; "Efendim, bu sizin el yazınız mı?" diye sordum. Karşıdaki sehpayı işaret ederek üzerinde duran ajandayı getirmemi istedi ve gelişi güzel bir sayfa açıp; "Bak bakalım, benziyor mu?" diye sordu. Evet, aynı yazı idi. Sanki bin yıllık tarihî bir eser bulmuş hissiyatı ile kâğıdı tekrar katladım ve masanın bir köşesine koydum. Eee, konu o marş olunca nasıl yazıldığının hikâyesi de hemen arkasından geldi. Çay, sohbet, şiir... Saatler geçmişti. Beni tanımak için sorulan sorular neticesinde içimdeki baba özlemi fazlasıyla belli olmuş olmalı ki, Zeliha Hanım şöyle seslendi; "Sıtkı Bey, Faruk da bizim evlâdımız olsun!" Bunun üzerine; "Sen ne dersin oğlum?" denince nemli gözlerle ayağa kalkıp; "Babacığım, müsaadenizle ellerinizden öpebilir miyim?" dememle birlikte hayatımdaki muhteşem yolculuk başlamış oldu.
Kıymetli Hocam! Şu an bu satırları yazarken gözlerimden bulgur tanesi gibi yaşlar sürülüyor. Bir hüzün; ama öylesi tatlı bir hüzün sardı ki kalbimi anlatamam. Bu vesileyle Bekir Babama içinde bulunduğumuz mübarek ayda Rabbim sonsuz rahmetler etsin İnşallah! diye dualar ediyorum.
İşte bu sebep başta olmak üzere hayatıma değer katan pek çok insanla tanışmama vesile olduğunuz için size minnettarım.
YILLARIN HIZINA YETİŞEMİYORUZ
Yıllar çarçabuk geçiyordu Muhterem Hocam. Yine aylardan Temmuz ve yıl 2009. Ben Didim'de tatildeyim. Telefonum çaldı. Arayan siz olunca hiç bekletmem. Hemen açtım. Kısa bir selâmlaşmadan sonra bana; "Senden bir Manisa şiiri istiyorum." sözünüze binaen "Hocam, ben hiç Manisa'ya gitmedim. Nasıl bir yer, hiç bilmem." sözüm üstüne "Sen yazarsın. Bitirir bitirmez yolla bana." emrini almıştım artık. Didim Polis evi Kampı'ndaydım. Hemen İnternet Salonu'na geçtim ve başladım Manisa'nın tarihî, turistik yerlerini araştırmaya ve şu şiir çıktı ortaya.
"Spil’in bağrında saltanat kuran;
Gönül sarayında heybetle duran;
Sana hayran olur bir kerre gören;
Ne güzel beldesin, şirin Manisa!
Ne şirin beldesin, güzel Manisa!
Akhisar, Saruhan handır yollara;
Bu dünyâda Cennet oldun kullara;
Soma, Turgutlu’dan selâm canlara;
Ne güzel beldesin, şirin Manisa!
Ne şirin beldesin, güzel Manisa!"
Şiiri yazıp size yollamamdan kısa bir süre sonra, şu tarihte Manisa'da ol emrini sizden alır almaz belirtilen günde belirtilen otelin teras katında kahvaltıda buldum kendimi. O gün tanıştığım Rüştü Okyar Ağabeyimin mihmandarlığında otobüslerle Spil Dağı'nın zirvesindeydik. Dağın tepesi sanki bıçakla kesilmiş gibi dümdüzdü. Sahne kurulmuş, alana misafirler için sandalyeler yerleştirilmiş idi.
Orkestra yerini alıp sazların başına geçince, siz mikrofonu elinize alıp benim yazdığım şiirden bahsederek; "Şimdi Manisa şiirinin şairi, Türk Silahlı Kuvvetleri'nin mümtaz subaylarından Faruk Gökbulut'u sahneye davet ediyorum." dediğiniz ân, ilk olarak ne yapacağımı şaşırmıştım; fakat çabucak toparlanıp sahneye çıktığımda şiirin sözlerinin nota sehpası üzerinde yazılı olması beni bir nebze rahatlatmıştı. Şiiri bir çırpıda okumuştum. Ardından gelen alkış tufanı hâlâ kulaklarımda diyebilirim canım hocam.
Manisa şiirinin sözlerini ararken o dönem evli olduğum bayanın telefon ile aldığı ses kaydını da bulduğumu belirtmek isterim. Arşivimin en kıymetli eseri...
Manisa'da geçen dolu dolu üç gün bana eşsiz hâtıralar bıraktı. Bu yazdıklarımdan anlaşılıyor olsa gerek.
2005 yılında tayinen geldiğim İstanbul'dan emekli olmam sonrası sizinle rûberû görüşmemiz 2013 yılına kadar sürdü. Sonrası sizin de malumunuz.
Mersin'e yerleştim. Çok şükür ki, burada da sizi evimde ağırladım. 2015 yılı Ramazan ayı idi. İbrahim Bodur adına ailesinin düzenlediği etkinlikte davetli olarak ilimize gelmiştiniz ve bir iftarı da fakirhanemde yapmıştık. İkizlerim o zaman henüz bir yaşında idi. Biri sağınızda biri solunuzda dizinize oturtup ettiğiniz duâ benim ve ailem için çok kıymetli idi. Çektiğim fotoğraflar ise hâlâ albümde yerini koruyor.
Evet canım hocam, yazacak daha çookkk hâtıra var. Sözü epeyce uzattım. Son söz olarak sizden tek isteğim şudur; en son gönderdiğim;
"Vefâsız yılları dizdim sıraya" şiirimin bestesini bekliyorum. Birçok defa besteleyip daha sonra beğenmeyecek sürekli düzeltme yaptınız. Bunu da bana söylediniz.
Bunun sebebini ben çok iyi biliyorum. Yıllar önce İstanbul'da bana demiştiniz ki; "Bana gazete küpürünü getir bestelerim. Mesele beste yapmak değil. Ben senden öyle bir beste yapacağım ki, yeni neslin tâbiriyle "Hit" olacak." Sanırım bu sebeple çokça titizleniyorsunuz.
Sözlerimi burada sonlandırırken o mübârek ellerinizden tazim ve hürmetle öperim. Ayrıca Keriman Annem'e, kardeşim Furkan ve Şeyma'ya da ayrıca selâm ederim.
2026 yılı Ramazan-ı Şerif’i başta aziz milletimiz olmak üzere tüm İslâm Alemi’ne ve mazlum coğrafyalarda yaşayan tüm insanlığa hayırlar getirsin. Âmin...
22 Şubat 2026 / Saat: 01:52 / Mersin
Yorumlar
Kalan Karakter: