Bazı insanlar vardır, hayâli gözünüzün önüne geldiği ân yüzünüzde bir tebessüm çiçeği açıverir. Ya onların yokluğu? Çok derin acı verir.
Adnan Ağabey... Kim mi? Onu bu yazımda dilimin döndüğü, kelimelerin kifayet ettiği kadarıyla anlatmaya gayret edeceğim.
Ağustos'un son haftası; işbaşı yaptığım firmada, büyükçe bir camekânın ardında konumlandırılmış bir toplantı masası ve masanın dışarıya bakan cephesinde yılların yorgunluğu yüzüne yansıyan bir ADAM... Sanki Leonardo da Vinci'nin fırçasında can bulmuş bir tablo. Her hattı çizgi çizgi ben hayatın tâ kendisiyim diyen.
Adam kelimesini yine büyük harfle yazdım. Köşe yazılarımı takip eden okurlarım bunun ne mânâya geldiğini çok iyi bilirler. Onlar demiştir muhakkak; Faruk Bey, yine mühim bir konuya parmak basacak diye. Yokluğunu en çok hissettiğimiz kavram: ADAM... Şair dilimin mısralara dökülen kelimelerinde şöyle can buldu.
Sen yokken kalbimin karları erir
Bağrıma kıpkızıl kor gelir gider
Gönlüm son celsede kararı verir
Sen gibi bir adam zor gelir gider
Bu dörtlüğü antre parantez not düştükten sonra biz işin manevî boyutuna (Ya da siz ona psikolojik boyut da diyebilirsiniz.) gelelim.
Cam kapıyı dışarıya doğru çekip, içeriye adım attığım ilk anda; o munis (cana yakın), narin ve naif sesin: "Buyurun, hoş geldiniz! Nasıl yardımcı olabilirim?" şeklindeki karşılaması içimi ısıtmıştı birden. Kendimi tanıtıp, bu gün itibarıyla burada İş Güvenliği Uzmanı olarak çalışmaya başladım cevabım sonrası beni masaya buyur etti ve o yaş almış hâliyle hiç üşenmeden yerinden kalkıp bana çay ikram etti. Yeni işyerimde ilk sohbet ettiğim o durgun kişilik ve yorgun sima kısa sorular soruyor, ben de kırk yıllık dost edası ile sorulan sorulara kısa ve net yanıtlar veriyordum.
Sonraki günlerde ofise her giren arkadaşı; "Günaydın uzman!" diye selâmlayan Adnan Ağabey, o gün beni; "Günaydın Binbaşım!" diye karşılamıştı. Bu öylesine hoşuma gitmişti ki, o ân abes kaçmayacağını bilsem boynuna sarılacaktım. Ne de olsa benim birinci temsil dilim "Kinestetik" idi.
Günler, haftalar öyle hızlı geçiyordu ki anlatması oldukça güç. Bana sorsalar;" Zamana hız veren şey nedir?" diye. Vereceğim cevap şu olurdu; "Bulunduğunuz ortamda sevilmek ve bulunduğunuz ortamı sevmek." Çünkü gönül denen tarlaya ne ekerseniz size onun mahsulünü veriyor. Şayet... O gönlü nadasa bıraktıysanız ona bir şey diyemem. Ben hep gönül tarlama sevgi ektim ki, hasadım da sevgi olsun. Hâsılı, Adnan Ağabey'e gelince o kollarını iki yana açmış, gerçek bir "Sevgi Çınarı" idi.
Zaman kervanında aylar sıralandıkça, onu daha da yakından tanıma fırsatı buluyordum. Ofiste kimsenin olmayıp baş başa sohbet ettiğimiz zamanlarda az az da olsa ailesinden bahsederdi. Çok detay vermesine de gerek yoktu zaten. Sîreti gam yüklü olanın sureti de gamnâk oluyor. Neden böyle bir cümle kurdum? Çünkü bazı günler ofise girmeden evvel gördüğüm o yorgun sima az önce de dediğim gibi sanki Leonardo da Vinci’nin fırçasından çıkmış efkârlı bir tabloydu.
Neyse bu kadar hüzünbazlık yeter! Gelelim işin biraz da muziplik tarafına. O girişteki toplantı masası var ya... Hahh, işte o masa çoğu zaman öğle yemeği vaktinde Karagöz ve Hacivat'ın tulûat yaptığı ortaoyunu sahnesine dönüyordu. Neden mi? Firmamızın kıdemli uzmanlarından ve Adnan Ağabey ile on yılı aşkın mesai arkadaşlığı yapan Abdurrahman Kuyumcu Ağabeyimiz (Kanaatimce onu zinde tutmak ve biraz kızdırıp biraz da güldürmek için) ona bir laf atıyor, o da cevabı anında yapıştırıveriyordu. Konu sıvı alımı meselesine gelince iş ciddiye biniyordu. Çünkü Adnan Ağabey'in günlük sıvı alma limiti bir buçuk litre idi ve onu aşmamalıydı. Sebebine gelince haftada iki kez diyalize giriyordu. Her neyse, biz konumuza dönelim. Abdurrahman Ağabey, şakayla da olsa kola içer misin diye her soruşunda (Yasak olmasına rağmen); "Koy, yarım olsun." derdi. Biz her ne kadar; "Ağabey içme, sana yasak." desek de; "İçsem de öleceğim, içmesem de... Bari tadını çıkarayım" derdi.
Ölüm bazılarına malum olur mu bilmem; amma o gün yani ecel kervanının yolcusunu almaya geldiği 30 Aralık günü kardeşi Nami Ağabey ile şu sohbetine şâhit olmuştum. Saat 16.00 sularıydı... Kardeş Nami; "Bugün diyalize geç kaldın. Saat kaçta gideceksin?" diye sorduğunda, onun cevabı; "Saat 18.00'da ambulans gelip evden alacak." olmuştu.
O gün aracımda Abdurrahman Ağabey de varken birlikte çıktık. Birkaç yere uğrayınca, saat 18.00 gibi Mezitli'ye varmıştık ki, Abdurrahman Ağabey'e bir telefon geldiğinde; "Ambulans ile acil hastaneye mi kaldırıldı?" sorusu üzerine durum anlaşılmıştı.
Kardeşi Nami'ye; "Saat 18.00'da ambulans evden alacak." dediğinde, acaba o pırıl pırıl yüreğine bir şeyler malûm olmuş mu idi?" Bilinmez; amma ben onunla geçirdiğim kısacık dört ayda kırk yıllık hâtıra biriktirdim. Bu kısacık tanışıklığı şu şiir ile kayda almak istedim. Burada şunu da son söz olarak ifade edeyim. Şayet ben bir "Kuyumcu" olsaydım, onun gönül hazinesini bir mücevherci gibi işlerdim diyerek sözü, onu kaybetmenin hüznüyle hemen ertesi sabah yazdığım şiirin efsunlu mısralarına bırakayım.
Candan tavrın hepimizi sarardı;
Ansızın gidişin kahretti bizi!
Yıkıldı başıma, dünyam karardı;
Acelen mi vardı? Ah Adnan Abi!
Ofisi erkenden hep sen açardın;
Ne işten yüksünür ne de kaçardın;
Her dem etrafına keyif saçardın;
Acelen mi vardı? Ah Adnan Abi!
Naiflik, zarafet hepsi sendeydi;
Kim bilir kimlere yardımın değdi;
Söyle bize söyle, telâşın neydi;
Acelen mi vardı? Ah Adnan Abi!
Senle kavuşurdu her iş çözüme;
Tanışır tanışmaz değdin özüme;
Gittin, ateş düştü; sönen közüme;
Acelen mi vardı? Ah Adnan Abi!
Bir gayretle son gün bile çalıştın;
Yüreklerimizde bir hoş gülüştün;
Ve sonunda meleklerle buluştun;
Acelen mi vardı? Ah Adnan Abi!
Şiir, vefat haberini aldığımız günün ertesinde sabaha karşı saat 08:30'da kaleme alındı.
Kıymetli ağabeyimiz için tüm okurlarımdan bir Fatiha istirham ediyorum. Kabul olması dileğiyle...
Yorumlar
Kalan Karakter: