Bazı insanlar vardır, hayâli gözünüzün önüne geldiği ân yüzünüzde bir tebessüm çiçeği açıverir. Ya onların yokluğu?.. Çok derin acı verir.
Mehmet Üngör; nâm-ı diğer Adnan Ağabey... Kim mi?.. Onu bu yazımda dilimin döndüğü; fakat ışığımın söndüğü gün, kelimelerimin kifâyet ettiği kadarıyla anlatmaya gayret edeceğim.
Ağustos'un son haftası; bilemezdim ki, dört ay sonunda başlatacaktı koca bir yası... İşbaşı yaptığım firmada, büyükçe bir camekanın ardında konumlandırılmış bir toplantı masası ve masanın dışarıya bakan cephesinde yılların yorgunluğu yüzüne yansıyan bir ADAM... Sanki Leonardo da Vinci'nin fırçasında can bulmuş bir tablo... Her hattı çizgi çizgi ben hayatın tâ kendisiyim diyen ve o yüzüne yılların yorgunluğunu gizlemek için tebessüm maskesi giyen bir ADAM!...
Adam kelimesini yine büyük harfle yazdım. Yazılarımı takip eden okurlarım bunun ne mânâya geldiğini çok iyi bilirler. Onlar demiştir muhakkak; Faruk Bey, yine mühim bir konuya parmak basacak diye. Yokluğunu en çok hissettiğimiz kavram: ADAM... Şâir dilimin mısralara dökülen kelimelerinde Ustam Merhum Cemâl Safi'nin bir şiirinden öykünerek şöyle bir dörtlük can buldu.
Sen yokken kalbimin karları erir
Bağrıma kıpkızıl kor gelir gider
Gönlüm son celsede kararı verir
Sen gibi bir adam zor gelir gider
Bu dörtlüğü antre parantez (anti parantez değil) not düştükten sonra biz işin manevî boyutuna (Ya da siz ona psikolojik boyut da diyebilirsiniz.) gelelim.
Cam kapıyı dışarıya doğru çekip, içeriye adım attığım ilk anda, o mûnis (cana yakın), nârin ve nâif sesin: "Buyurun, hoş geldiniz! Nasıl yardımcı olabilir?" şeklindeki karşılaması içimi ısıtmıştı birden. Kendimi tanıtıp; "Bugün itibârıyla burada İş Güvenliği Uzmanı olarak çalışmaya başladım." cevabım sonrası beni masaya buyur etti ve o yaş almış hâliyle hiç üşenmeden yerinden kalkıp bana çay ikrâm etti. Yeni işyerimde ilk sohbet ettiğim o durgun kişilik ve yorgun sîma kısa sorular soruyor, ben de kırk yıllık dost edâsı ile sorulan sorulara kısa ve net yanıtlar veriyordum.
Sonraki günlerde ofise her giren arkadaşı; "Günaydın uzman!" diye selâmlayan Adnan Ağabey, o gün beni; "Günaydın Binbaşım!" diye karşılamıştı. Bu öylesine hoşuma gitmişti ki, o ân içimden sımsıcak sevgi pınarı çağlayıvermişti. Abes kaçmayacağını bilsem boynuna sarılacaktım. Ne de olsa benim birinci temsil dilim "Kinestetik" idi.
Günler, haftalar öyle hızlı geçiyordu ki, anlatması oldukça güç. Bana sorsalar;" Zamâna hız veren şey nedir?" diye. Vereceğim cevap şu olurdu; "Bulunduğunuz ortamda sevilmek ve bulunduğunuz ortamı sevmek." Çünkü gönül denen tarlaya ne ekerseniz size onun mahsûlünü veriyor. Şâyeettt... O gönlü nadasa bıraktıysanız ona bir şey diyemem. Ben hep gönül tarlama sevgi ektim ki, hasadım da sevgi olsun. Hâsılı, Adnan Ağabey'e gelince o kollarını iki yana açmış, gerçek bir "Sevgi Çınarı" idi. Sevgi demişken, aklıma geliveren ve Harp Okulu yıllarında matematik defterimin arasına yazdığım şu beyiti de sizlerle paylaşmadan geçmeyeyim;
"Sevebilmek dağı, taşı, kurdu, kuşu;
Sevebilmek yolda kalmış ve unutulmuşu..."
Zaman kervanında aylar sıralandıkça, onu daha da yakından tanıma fırsatı buluyordum. Ofiste kimsenin olmayıp baş başa sohbet ettiğimiz zamanlarda az az da olsa ailesinden bahsederdi. Çok detay vermesine de gerek yoktu zâten. Sîreti gam yüklü olanın sûreti de gamnâk oluyor. Neden böyle bir cümle kurdum? Çünkü bazı günler ofise girmeden evvel gördüğüm o yorgun sîma az önce de dediğim gibi sanki Leonardo da Vinci’den çıkmış efkârlı bir tabloydu.
Neyse bu kadar hüzünbazlık yeter!.. Gelelim işin biraz da muziplik tarafına. O girişteki toplantı masası var ya... Hahh, işte o masa çoğu zaman öğle yemeği vaktinde Karagöz ve Hacivat 'ın tulüat yaptığı ortaoyunu sahnesine dönüyordu. Neden mi? Firmamızın kıdemli uzmanlarından ve Adnan Ağabey ile on yılı aşkın mesai arkadaşlığı yapan Abdurrahman Kuyumcu Ağabeyimiz (Kanaatimce onu zinde tutmak ve biraz kızdırıp biraz da güldürmek için) ona bir laf atıyor, o da cevabı yapıştırıveriyordu. Konu sıvı alımı meselesine gelince iş ciddiye biniyordu. Çünkü Adnan Ağabey'in günlük sıvı alma limiti bir buçuk litre idi ve onu aşmamalıydı. Sebebine gelince haftada iki kez diyalize giriyordu. Her neyse, biz konumuza dönelim. Abdurrahman Ağabey, şakayla da olsa kola içer misin diye her soruşunda (Yasak olmasına rağmen); "Koy, yarım olsun!" derdi. Biz her ne kadar; "Ağabey içme, sana yasak." desek de; "İçsem de öleceğim, içmesem de... Bâri tadını çıkarayım." derdi.
Ölüm bazılarına mâlum olur mu bilmem; amma o gün yani ecel kervanının yolcusunu almaya geldiği 30 Aralık günü kardeşi Nami Ağabey ile şu sohbetine şâhit olmuştum. Saat 16.00 sularıydı... Kardeş Nami; "Bugün diyalize geç kaldın. Saat kaçta gideceksin?" diye sorduğunda, onun cevabı; "Saat 18.00'da ambulans gelip evden alacak." olmuştu. Eğer olabilseydim ehl-i kerâmet, vallâhide Yaratan'dan dilerdim biraz daha merhamet...
O gün benim araçta Abdurrahman Ağabey de varken birlikte çıktık. Birkaç yere uğrayınca, saat 18.00 gibi Mezitli'ye vardığımızda, Abdurrahman Ağabey'e bir telefon geldi; "Ambulans ile acil hastaneye mi kaldırıldı?" sorusu üzerine durum anlaşılmıştı.
Kardeşi Nami'ye; "Saat 18.00'da ambulans evden alacak dediğinde, acaba bir şeyler malûm olmuş mu idi, o pırıl pırıl yüreğe?.." Bilinmez; amma ben onunla geçirdiğim kısacık dört ayda kırk yıllık hâtıra biriktirdim. Bu kısacık tanışıklığı şu şiir ile kayda almak istedim.
Burada şunu da son söz olarak ifade edeyim. Şâyet ben bir "Kuyumcu" olsaydım, onun gönül hazinesini bir mücevherci gibi işlerdim diyerek sözü, onu kaybetmenin hüznüyle hemen ertesi sabah yazdığım şiirin efsunlu mısralarına bırakayım.
Candan tavrın hepimizi sarardı;
Ansızın gidişin kahretti bizi!..
Yıkıldı başıma, dünyam karardı;
Acelen mi vardı? Âh Adnan Abi!
Ofisi erkenden hep sen açardın;
Ne işten yüksünür ne de kaçardın;
Her dem etrafına keyif saçardın;
Acelen mi vardı? Âh Adnan Abi!..
Nâiflik, zarafet hepsi sendeydi;
Kimbilir kimlere yardımın değdi;
Söyle bize söyle, telâşın neydi;
Acelen mi vardı? Âh Adnan Abi!..
Senle kavuşurdu her iş çözüme;
Tanışır tanışmaz değdin özüme;
Gittin, ateş düştü; sönen közüme;
Acelen mi vardı? Âh Adnan Abi!..
Bir gayretle son gün bile çalıştın;
Yüreklerimizde bir hoş gülüştün;
Ve sonunda meleklerle buluştun;
Acelen mi vardı? Âh Adnan Abi!..
Şiir, vefat haberini aldığımız günün ertesinde sabaha karşı saat 08:30'da kaleme alındı.
Kıymetli ağabeyimiz için tüm okurlarımdan bir Fâtiha istirhâm ediyorum. Kabul olması dileğiyle...
Yorumlar
Kalan Karakter: