Işıklar İçinde Uyumak
Reklam
Reklam
Ahmet Tek

Ahmet Tek

Işıklar İçinde Uyumak

26 Mart 2019 - 14:22

[email protected]

   Güneyyurt, Orta Toroslar’ın şirin bir beldesidir. Bir zamanların mahrumiyet bölgesi günümüzde herkesin aradığı doğanın ve doğallığın örnek yerleşimi haline gelmiş bir cennet mekanıdır. Güneyyurt’u güzel kılan sadece doğası ve doğallığı değildir. Bu nimetlerin içindeki insanları da öyledir.  Bu yargıya varışım tanıdığım kişiler üzerindendir. Edip Cansever’in dizeleri gibi:

‘İnsan yaşadığı yere benzer

O yerin suyuna, o yerin toprağına benzer

Suyunda yüzen balığa

Toprağını iten çiçeğe

Dağlarının, tepelerinin dumanlı eğimine

Konya’nın beyaz

Antebin düzlüğüne benzer.’

Asırlar önce İbni Haldun özetlemiş:

‘Coğrafya kaderdir.’

Toroslar taşını, toprağını, çiçeğini, böceğini, kuşunu, kurdunu emek vererek, ter dökerek, zahmete katlananlara gösterir. Kardelen gibi kökü derindedir, güzelliği yüzeyde.

Güneyyurt Karaman’ın bir beldesidir. Ermenek’e bağlı bir yerleşim yeri.

Ünlü yazar aynı zamanda meslektaşım Amin Maalouf’un ‘Okumak için uzaklara gitmekten çok, uzaklara gitmek için okumaktaydım.’ cümlesini bir deftere not etmişim ama altına tarih düşmemişim. Ben de okumaya uzaklara gitmek isteğiyle başladım. Sonra uzaklara gitmek nasip oldu, oralarda da okumaktan geri kalmadım. Amin Maalouf’tan daha şanslıymışım, uzaklara gitmek için okumak ve uzaklara gidip okumak. İkisini de gerçekleştirenlerden oldum.

   Beni Toroslar’la tanıştıran kişi Şerafettin Güç’tür. Martın günlük güneşlik havasına kapıldık, ortak dostumuz olan Kadir Tan ağabeyimizi de alarak Toroslar’a çıkmak üzere Ankara’dan ayrıldık. Yol boyunca bazen güneş bazen bahar yağmuru yoldaşımız oldu. Kimi yerlerde boyu bir karışı bulan buğday tarlalarını görünce, bir karış toprağı olmayan üç dostun yüzü güldü. Hep bir ağızdan, ‘Bu yıl iyi yağış oldu. İnşallah bereketli bir yıl olur.’ diyerek, gönülden dua ettik.

   Taşkent’ten geçerken aklım Çetmi’de kaldı. Babaannemin memleketi, yıllar sonra görüp her şeyine hayran kaldığım Çetmi. Yine üç dost Çetmi’ye uzaktan el salladık, bir dolunaylı gecede Çetmi Şelalesi önünde buluşmayı kararlaştırdık.

    Önce Ermenek’in Göktepe beldesinde bir yere uğradık. Abartılı sanat filmlerini aratmayacak kadar renkli insanlarla tanıştık. (Buradaki öyküler başka yazıların konusu olacak.) Gece karanlığında Güneyyurt’a ulaştık.

   Coğrafyanın mı, genlerin mi, eğitimin mi hangisi olursa olsun, bir şeylerle kalpleri yumuşamış, başkalarına yaklaşımlarında incelik taşıyan insanlardan olan, bizi konuk edecek kişinin evinin önüne aracımızı park ettik. Yolda kararlaştırdık; evde ortam uygun değilse otelde kalacağız.

   Arkasında büyükçe bir bahçe olan kutu gibi şirin bir ev. Evin her yerinden ışık fışkırıyor. Kapının önünde renkli ampüller yanıyor. Ev ışıklar içinde; antrenin, mutfağın, banyonun, tuvaletin, salonun ve odaların lambaları yanıyor.

   Bu kadar aydınlık herhalde bizim için değildir, diye düşünüyorum.

    Toroslar’ı gezerken havalar, Hasan Hüseyin Korkmazgil’in, bir çok sanatçının seslendirdiği ‘Öyle Bir Yerdeyim Ki’ şiirindeki;

‘Yaprak döker bir yanımız, bir yanımız bahar bahçe’ dizelerine öykünerek söylemek istersem;

‘Öyle bir yerdeyim ki,

Bir yanım kış, kıyamet

Bir yanım bahar ve çiçek’ şeklindeydi.

   Toroslar’da yağan kara aldırmadan fotoğraf çektim, tipiye rağmen pınarlardan buz gibi sular içtim. 2000’li rakımlardan binli rakımlara inince, baharın nemi, toprağın ve çiçeklenmiş ağaçların kokusuyla başım döndü.

    Şimdi, ağaçları çiçeğe durmuş, büyükçe bir bahçenin başına kondurulmuş küçük bir evden, bir sokağı aydınlatacak kadar yoğun ışık saçan bir mekandan içeriye giriyordum. Işıklar içinde bir karşılanma hali yaşıyorduk.

   Bizden başka konuklar da vardı. Geç vakte kadar oturduk, yemek yedik, sohbet ettik. Önce, diğer konuklar ayrıldı, bir süre sonra ev sahibimiz...

   Ev sahibi,  ‘Lütfen lambaları söndürmeyin, açık kalsın’ dedikten sonra iyi geceler dileyip evden ayrıldı.

    Evinde misafirlerin kullanımı için diş fırçası bulundurmakla gurur duyan (Her misafire ayrı diş fırçası değil, her misafirin ortaklaşa kullanacağı tek diş fırçası bulunduran) misafirperver insanları görmüş biri olarak, ışıkların söndürülmemesinin de bize karşı bir ikram, cömertlik sunumu olabileceğini düşündüm.

   Uyuyacağım odanın ve mutfağın ışıklarını kapattım. Diğer lambalar açık kaldı.

    Sabah, içli bir türkü ile uyandım. Müzik kapının önünden ve cep telefonundan geliyordu. Bize evini açan, rahat etmemiz için kendisi bir başka evde uyumak zorunda kalan ev sahibimiz kapının önünde temizlik yapıyordu. Ev sahibimiz bir köşesinde tandır olan evin önündeki sundurmayı süpürmüş, masayı temizlemiş ve sandalyeleri koymuş, kahvaltı için ön hazırlıkları tamamlamış gözüküyordu.

   Yıllardır fotoğraf çekiyorum, gezdiğim yerleri, tanıştığım insanları, ilgimi çeken her nesneyi... Muhabirliğin kazandırdığı bir alışkanlık olmalı. Buna rağmen yazılarımda fotoğraf kullanmamayı tercih ediyorum. Röportaj tekniği ile hazırlanmış yazılarda fotoğraf kullanımını daha doğru bulurum. Bu nedenle 60’lı yaşlarındaki ev sahibimizin, konuk olduğumuz evin, bahçenin ve bize sunulan ikramların onlarca kare fotoğrafı olmasına rağmen sizlerle paylaşamıyorum.

    O evde üç gece kaldık. Ev sahibimiz her gece evden ayrılırken

‘Lütfen lambaları söndürmeyin. Işıklar açık kalsın’ uyarısını yaptıktan sonra ayrıldı. Kaldığımız evin ışıkları konuk olduğumuz üç gece, sabaha kadar açık kaldı.

   Veda etmeden önce merakımı yenemedim ve ev sahibine ışıkların sabaha kadar açık kalmasının sebebini sordum. Aşırılıkların, tekrarlanan, vurgulanan hareketlerin ve takıntıların arkasında esaslı bir nedenin veya travmanın bulunduğunu çok önce öğrenmiştim. Lambaların söndürülmeme sebebinin de travma kaynaklı olabileceğini tahmin ediyordum.

   Tahminimde yanılmamışım. Misafirperverliğini, nezaketini, güler yüzünü, bize yönelik tavrındaki inceliğini asla unutmayacağım ev sahibimin öyküsü, özetlemek gerekirse kendi anlatımıyla şöyle:

‘Evimizin karşısındaki ev amcamın evidir. Amcamın evinin ışıkları hiç sönmezdi. Misafiri eksik olmazdı. 20 yaşıma girerken amcam vefat etti. Babam ölmüş gibi etkilendim. Birbirimizi çok severdik. Cenazeden sonra Güneyyurt’tan ayrıldım. Bir hafta sonra döndüğümde, amcamın evi kapkaranlıktı. O evi ilk kez ışıkları yanmaz halde görüyordum. Yengem komşularda imiş. Kendimi kaybettim, ‘Bu evin ışıkları niye yanmıyor’ diye bağırarak tüm camları kırmışım. Beni evime götürüp yatırmışlar. Sabah camları taktırmışlar. Çocukluğumdan itibaren ışığı hiç sönmeyen evi karanlıklar içinde görünce bilincimi kaybetmişim. O günden sonra yaşadığım yer neresi olursa olsun evimin ışıklarını açık tutarım. Ben ölünceye kadar ışıklar kapanmayacak. Karanlığa tahammül edemiyorum.’

   ‘Işıklar içinde uyusun’ sözünü son yıllarda sıkça duyar olmuştum. Ama bir ölümün yarattığı travmaya bağlı olarak, hayatta iken ışıklar içinde uyuyan bir insanla ilk kez karşılaşmış oldum.

   Herkesin bir başkasına aykırı gelen veya takıntı olarak görülen eyleminin perde arkasında bir giz, bir dram, bir acı, bir travma vardır. Yeter ki perdeyi aralamayı ve arkasındakine bakmayı bilelim.

    Ben yediklerini değil gördüklerini yazanlardanım. Güneyyurt’ta onca ikram arasında çok lezzetli bir keçi tulum peyniri yediğimi ve yeni doğuran bir keçiden alınma ağız kaşıkladığımı yazmazsam bu yazı eksik kalırdı.

Not: Mevlana Kalkınma Ajansı’nın (MEVKA) desteği ile İnternet Medyası ve Yazarları Derneği’nin (INTERMED) düzenlediği bir program kapsamında Karaman’da 40’a yakın gazeteciyle bir söyleşimiz oldu. Umarım yararlı olmuştur. Milli Güvenlik Akademisi başta olmak üzere bir çok kurum ve meslek örgütlerinde ders verdim, haber ve muhabir kavramları üzerine söyleşiler yaptım. Anadolu Ajansı Haber Akademisi’nin kuruluşundan itibaren ders içeriklerini hazırladım, habercilik dersleri verdim ve emekli oluncaya kadar akademinin koordinatörlüğünü yürüttüm. Memleketimden ilk kez davet alınca herhangi bir ücret talep etmeden severek söyleşiye katıldım.

Üç konuda hayal kırıklığı yaşadım. İlki, programı düzenleyen ve beni Karaman’a davet eden derneğin yöneticilerinin tavrı oldu. İkincisi, hayatımın en özensiz hediyesini, beni tanıdığına inandığım bir dostun elinden almak oldu.

En büyük hayal kırıklığım ise, editör ve muhabirlerden tek soru gelmemesiydi.

‘Memleketimin gazetecileri soru sormamayı öğrenmiş’ diyerek, hala üzülüyorum. Oysa gazetecilik soru sorma sanatıdır, her yerde, her şekilde soru sormayı başarabilmektir.

‘40 yılda bir’ davet edildiğim Karaman’a ikinci davetim inşallah 40 sene sonra olur. Bu kez ‘Evet’ der miyim? Bu soruya şimdiden cevap vermek istemiyorum.

Bu yazı 6099 defa okunmuştur .

YORUMLAR

  • 2 Yorum
  • Şerafettin GÜÇ
    8 ay önce
    GARGARA ADININ KAYNAĞI! Güneyyurt, Ermenek çevresinde ki en eski yerleşim merkezlerindendir. Çevrede Roma, Bizans ve daha eski çağlara ait kalıntılara mağara ve kaya mezarlarına bütün kaya bloklarında rast***ır. Özellikle Hititler zamanın da yoğun manada meskûn olduğu sanı*** kasabanın doğusunda bu devre ait bir iki hücreli bir in vardır. Sayın Halit Bardakçı, bu in hakkında “bütün yönleriyle Ermenek“ adlı kitabında şu bilgileri verir. “İkizin kabartması” olarak bilinen bu tapınak 7-8 metre eninde 6 metre yükseklikte bir kaya bloğu üzerine oyulmuş ağzı güneye bakan iki mağaradan meydana gelir. Doğuda ki mağaranın kapısı üzerinde, yere abanmış kuvvetli bir as***ın sağ pençesi altında iki boğum meydana getirmiş halde, ağzı açık ve salyalı olarak kıvranan yı*** ve as***ın gerisinde; as***la bir hizada o*** boğanın Hitit efsanesinde ki ‘İLLUYANKA MASALI’ ile çok büyük ilişkisi olduğunu göstermektedir. Bir tapınak olduğu sanı*** bu kabartma bir zafer anıtı da olabilir. Şerafettin GÜÇ
  • Akif Akyüz
    8 ay önce
    Abi bu yazı çok dokunaklı olmuş, köşe yazısı değil adeta gökkuşağı gibi köşe/bucak her yeri aydınlatmış. Teşekkür ederim.