Ayşene Ve Hayatta Yaşam
Reklam
Reklam
Abdurrahman Sağkaya

Abdurrahman Sağkaya

Abdurrahman Sağkaya

Ayşene Ve Hayatta Yaşam

30 Ekim 2020 - 10:08

1950’li yıllarda çocukluğumuzda Karaman’da ayşeneler (mutfak) vardı. Bizim evin önünde bir dönümlük bahçe vardı buraya da “hayat” derdik. Hayadın bir kenarında 30 M2 bir alanda ayşene vardı. Bütün yemek, ekmek ve çamaşır işleri  ayşenede yapılırdı. Ayşenede bir tandır vardı, yakıtı kesmik denen iri samandı.

Rahmetli annem sabah erkenden bir leğen hamur karar, sonra bir müddet mayalanmaya bırakır, hamur kabardıktan sonra tandırın başında ekmek yapmaya başlardı. Önüne bir senit koyar üzerinde uğra bulunur, leğenden aldığı hamurları oklava ile açar tandırın üzerinde bulunan sacın üzerine sıralardı. Bir taraftan mayalı ekmekleri pişirirken bir taraftan da tandırın altına kesmik atarak onun düzenli bir şekilde yanmasını sağlardı. Tek başına o kadar çok kalem işi tek başına yapardı ki, bugün bu kapasitede hanım çok zor bulunur. Ekmekler piştikçe mis gibi kokardı. Bir de rahmetli annem kıyma getirmiş, taze pişmiş ekmeklere kıyma sıkıyorsa değme keyfimize. Bu sıkmaların şimdi 1 tanesini zor yiyorum; ama o zaman 5 tanesini götürürdüm.

Çok kalabalık aileydik. Ekmekler yapılırken kardeşlerin 3-5’i tandırın başına toplandıysa vay anneciğimin haline!.. Her pişen ekmek kapışılarak yenir, iştah çok fazla, doymak bilmeyen dinamik çocuklar… Rahmetli annem 15 dakika, yarım saat ekmek yapar, bir de bakar ki, hiç ekmek birikmemiş. En sonunda feryadı basardı: Defoluuuun, yeteeeeeerrrr diye. Bu feryattan sonra şişkin, obur midelerimizle etrafa kaçışırdık…

Her yıl sonbaharda dana keser etlik yapardık. Bu esnada kilolarca kıyma leğende tandırın üzerine konur kavrulurdu. Yağı erimiş kıymanın içine mayalı ekmek atılır, ekmek kıymanın yağını içine çeker, üzerine kıyma konarak yemek için servis edilirdi. Aman Allahım! Ne tat, ne lezzet… O lezzeti zenginliğin kol gezdiği günümüzde bulmak ne mümkün… Bu açıdan bakınca kendimi çok şanslı buluyor, çok şanslı bir çocukluk yaşamı sürdürmüşüm diyorum… Etlik yapılan dananın sırt kısmından evde karılan çimenlerin içine yatırılmış, sonbaharda kurumaya bırakılmış iplere asılı pastırmalar mis gibi kokardı. Diğer yandan kıymaların bir kısmı baharatlarla güçlendirilmiş sucuklar (irişki) pastırmalarla birlikte iplere asılır kurumaya bırakılırdı.

Kavrulan kıymalar, kavurmalar tekerlek şeklinde tepsilere dökülür kışın yenmek üzere tel dolaplara konurdu. Ayşenelerin buzdolabı yoktu, onun yerine tel dolaplar kullanılırdı. Hava alması için önü ince tellerle kaplı mühim erzakların konulduğu dolaplar ayşenenin en önemli eşyalarıydı. Dananın yağlı kısımları ayrıca kavrulur, kakırdak olarak yuvarlak tekerleklere dönüştürülür, kışın yemeklerin içine atılır, yemeğin lezzetlenmesi sağlanırdı.

Ayşenelerde bir de çamaşır yıkanırdı. Gene tandır yakılır, üzerinde bir kazan su kaynar, temizlik tozu yerine beyaz bir kül veya kil kullanılırdı. Dağ gibi yığılmış çamaşır bir taraftan da tahta tokuçlarla dövülür, dövülür, dövülürdü… Sonra durulanır ve hayattaki iplere asılırdı. Çamaşır yıkamak gerçekten bir ağır işti. Annelerimiz çok fedakar ve güçlülermiş. Onları ne kadar rahmetle ansak ve şükran duysak azdır! Onlar kendilerini ailelerine feda etmiş kutsal varlıklardı…

Sonbaharın en zor işi bulgur kaynatmak ve değirmende un öğütmekti. Bulgurluk buğday alındıktan sonra hayatta kazanlarda kaynatılır bulgur haline getirilirdi. Daha sonra hayat müsaitse hayata, değilse dama sumatlar (sofra bezi) serilir, güneşte kurumaya bırakılırdı. Kuruma tamamlandıktan sonra çuvallarla sırtımızda değirmene yolculuk başlardı. Değirmende bulgur öğütülür gene çuvallarda eve getirilirdi. Rüzgarlı bir günde pilavlık bulgur ile düğürcük biribirinden ayrılır, farklı torbalara konarak ayşeneye kaldırılırdı. Bu ayrışmadan ortaya çıkan kepekte hayvan yemi olarak kullanılırdı. Düğürcükten genelde sulupilav pişirilir, kemikli etten pişirilmiş sulupilavın tadı bir başka olurdu. Şimdilerde de evimde kemikli etten sulupilav pişiriyorum; ama çocukluğumdaki lezzeti, tadı bir türlü yakalayamıyorum…

Bizim ev Heceler’de üç kapılık küçük bir bucağın içinde, çift kapılı bir evdi. Dar bir alandan hayata girilir, hayat gittikçe genişlerdi. Ortasından ırmak geçer, ayda bir iki kere su akar, arka bahçelere giderdi. Evimiz iki katlı; alt kat ahır, üst katta iki oda ve bir küçük ayşene vardı. damımız topraktı. Irmağın kenarlarında kavak ağaçları yer alırdı. Ahırın önünde kapı önü dış oturma yerinin altında da kümes vardı. Yazları serince evin önünde tahta merdivenle çıkılan tahtadan yapılma oturma yerinde oturur kalkardık. Bir ineğimiz ve onlarca tavuğumuz vardı.

Hayat gerçektende hayatımızın geçtiği en önemli yaşam alanımızdı. Hayatımızın çok uzun bir kısmı burada geçtiği için isabetli bir şekilde hayat denilmiş. Her türlü faaliyet burada yapılırdı. İneğimiz olduğu için süt, tereyağı ve yoğurdumuz boldu. Tavukların eti ve yumurtası ise çok doğal ve lezzetliydi. Şimdi düşünüyorum da eskiden fakir halimizle beslenmemiz hem organik, hem de protein ağırlıklı imiş. Kapalı ekonomi dediğimiz o ekonomi bu günden kat kat faydalı, lezzetli, verimli ve zenginmiş… İnsanlar nedense bazı şeylerin kıymetini kaybettikten sonra anlıyorlar… Biz millet olarak biraz ölü sevici bir milletiz. Yakınlarımıza ve arkadaşlarımıza öldükten sonra verdiğimiz değeri sağken verebilsek ne güzel olur... Neyse, geçmiş geçmiştir… Ne kadar özlesek de bu günü yaşadığımızın farkında olalım ve günümüze şükredelim…

Bu yazı 4685 defa okunmuştur .

YORUMLAR

  • 0 Yorum