1950'li Yıllar
Reklam
Reklam
Abdurrahman Sağkaya

Abdurrahman Sağkaya

Abdurrahman Sağkaya

1950'li Yıllar

14 Nisan 2020 - 13:02

Değişimin çok hızlı olduğu yıllardı. Fakirlik çok yaygındı. Hayat standartları çok düşüktü.

En zengin Karamanlının standardı şimdiki asgari ücretli kadar bir seviyedeydi. Ama insanlar mutluydu. Herkes birbirini tanır, yolda selamlaşırdı. Komşuluk çok gelişmiş mahalle çapında oluşmuştu. Bir mahalle bir aileydi adeta. Her şeyi paylaşırdık; cebimize kavurga koyduğumuzda avuç avuç arkadaşlarımıza dağıtmadan ağzımıza atamazdık. Mahalleler arası rekabetler vardı. Her mahalle kendisiyle övünürdü…

O yıllarda Karaman’da çok az ev vardı. çarşıda da dükkanlar sınırlıydı. Kumpanya, Yayla bakkaliyesi, Dizdarlar en büyüklerindendi. Esnaf olmak önemli idi. Kız isteme konularında esnaflar tercih edilirdi. Her kes bir sanat sahibi olmak için çalışırdı. Okumak, memur olmak popüler olarak esnaflıktan sonra gelirdi. Evlerimizin etrafı meyve bahçeleriyle doluydu. Çocukluğumuz hep bahçe aralarında geçerdi. Bahçelere meyve yolmaya giderdik; ancak bahçe sahipleri çok acımasızdı, yakalandığımızda ağır bedeller öderdik… Terbiye metodu dayaktı. Her yaptığımız yanlışta mutlaka dayak yerdik. O hale gelmiştik ki, dayak yiye yiye pişmiştik. Dayak yemediğimiz günün zevkine varamazdık; dayak yemek için mutlaka bir şeyleri yanlış yapmanın gayretinde olurduk.

Bo.lubent Karaman’ın plajıydı. Hamza zindanının ve Mut yolu sapağına yakın yerde bir dereydi. Çimmeye oraya giderdik. Ancak bahçe aralarından geçmek zorundaydık, çok dikkatlice bahçe aralarındaki dar yollardan geçerek Bo.lubente ulaşırdık. Çünkü atlı ve silahlı kır bekçileri vardı; bunlar meyve bahçelerini korumakla görevliydi. Bunlarla karşılaştığımızda ya kaçar veya birkaç kırbaç yiyerek geri çevrilirdik. Ne yapalım yani Karamanımızın tek plaji orasıydı. Derenin ortasında 10 m. Uzunluğunda derin bir yer vardı burayı yüzerek geçmek zorundaydık; aksi takdirde boğulurduk. Buradan geçmek için iç donlarımızın uçlarını bağlar, ıslatır, şişirir üzerine abanarak yüzmeye çalışırdık. Neticede yüzmeyi burada öğrendik.

O yıllarda Karaman’da mensucat fabrikası yapılmıştı. Açılışa Başbakan Menderes’de gelmişti. Bizler ilkokul öğrencileri olarak sıralar halinde yollarda bekletilmiştik. Fabrika açıldıktan sonara Karaman’da sosyal yapı hızla değişmeye başladı. Yüzlerce bayan fabrikada çalışmaya, para kazanmaya başladı. Bu durumda esnafın işi gelişmeye başladı. Kadınlar eskiden ağabeylerine ve babalarına tabii iken, eve para getirmeye başlayınca hükmeden, emir veren olmaya başladılar. Aile içinde büyük sosyal değişiklikler oluşmaya başladı…

50’li yıllarda istasyon caddesi Karaman’ın piyasa caddesiydi. Yolun tabanı parke taşlarla döşenmişti. İki tarafı büyük kavak ağaçlarıyla kuşatılmış, yemyeşil çok güzel bir caddeydi. Evler iki yanda, bir veya iki katlıydı; insanlar henüz rantiyeci, paragöz olmamıştı. Bilhassa Pazar günleri erkekler en güzel elbiselerini giyer, bisikletlerin üzerinde süzülür, piyasa yaparlardı. Faytonlar trenle gelen yolcuları şehre taşır, ahenk içinde kırbaçlarını şaklatır, düdüklerini öttürürlerdi. İnsanlar istasyonda çimenler üzerinde piknik yaparlar, tren gelince herkes o tarafa koşuşur el sallayan yolculara karşılık verirler; mutluluğun tadına varırlardı.

Futbol o yıllarda çok sevilirdi. Şimdiki yüzme havuzunun bitişiğinde toprak sahamız vardı; Pazar günleri iddialı maçlar yapılırdı. İdman yurdu ile Kalespor başat takımlardı. İki takımın maçı Karaman derbisi sayılırdı. Maçlarla ilgili tartışmalar bir hafta öncesinden başlar, tatlı bir rekabet sürer giderdi. Kalesporlular genellikle Kırmahalleliydi. Maçlarda çok büyük tezahürat yaparlar her şeylerini Kalespor için ortaya koyarlardı. Galip geldiklerinde büyük tantana ve şaşaa içinde istasyon caddesine dökülürler, galibiyetlerini doyasıya kutlarlardı. Karaman yerinden oynardı. Kalespor yenildiğinde de; sahanın Kırmahalle tarafındaki elma bahçelerinin arasından sessizce kaybolurlar, çıt çıkarmazlardı…

Fakirlik on yıla damgasını vurmuştu. Evler kapalı ekonomi idi. Her şey evde üretilir ve tüketilirdi. Bizim mahalle Hecceler’de her ailenin inekleri, tavukları vardı. Et, süt, yumurta başlıca besin kaynağımızdı. Şimdiye göre, fakirliğimize rağmen çok daha iyi beslendiğimizi görüyorum. Her şey çok doğal ve lezzetliydi. Sebze meyve son derece ucuz, genelde herkes hayat veya küçük tarlasında bunları eker, yetiştirir kendi ihtiyacı için kullanırdı. Unumuzu değirmende kendimiz öğütür, bulgurumuzu kendimiz kaynatırdık. Evde mayalı ekmek yapılır, çarşı ekmeğini katık olarak yerdik. En büyük zevkimiz para bulduğumuzda lokantada pirinç plavı ile çarşı ekmeği yemekti.

İlkokulu bitirdikten 1958 sonra bir yıllığına kuran kursuna yazıldım. Kurs askerlik şubesinin arkasında müftülükle bitişikti. Kursta acemileri rahmetli Ak hoca, kurana geçenleri rahmetli Hasan Hüseyin hoca, hafızlığa çalışanları Mehmet Emin hoca okuturdu. Hocalarımızın her biri bütün gayretleriyle öğretmek için çalışırlardı; onlar da çok idealisttiler. Bir yıl sonunda kuranı hatmettim ve hafız olmak istedim; ancak sesim ve nefesim yeterli olmadığından reddedildim. Sonra çeşitli sanat kollarına devam ettim; ancak hiçbiri beni sarmadı, kaçtım. Sonuçta ortaokula yazılmaktan başka çarem kalmadı, kayıt yaptırdım. İnsanın kaderi neyse o oluyor. O yol önüne açılıyor, yürüyüp gidiyorsun. Rabbime şükürler olsun hep doğrudan, iyiden yana tavır alarak bürokratik kademelere tırmandım… Karaman’dan kesitler sundum. Karaman anlatmakla bitecek, yazmakla sonuçlanacak gibi değil. Ama biz o topraklarda doğduk, seviyoruz; her gelişimde Akyokuş’tan Karaman’ın kokusunu alarak mutluluğun tadına varırım…

Bu yazı 6655 defa okunmuştur .

YORUMLAR

  • 0 Yorum