HÜSEYİN AVNİ YILMAZ’IN ARDINDAN (2)
AHMET TEK

AHMET TEK

AHMET TEK

HÜSEYİN AVNİ YILMAZ’IN ARDINDAN (2)

28 Aralık 2016 - 16:19

HÜSEYİN AVNİ YILMAZ’IN ARDINDAN (2)
Ahmet TEK

Isınmış, dinlenmiş ve akşam yemeğinden yeni kalkmıştım. Annen geldi, seni sordu. Ava gittiğimizi, senin bir arkadaşında kaldığını anlattım. Onlar, o güzel aileyi tanımıyorlardı. Evi göstermek için birlikte çıktık. Oraya vardığımızda hala uyuyordun. Uyanınca yine birlikte evlerimize dönmüştük.
Sen,  güzel arkadaşım; Okulu erken bıraktın, erken iş sahibi oldun, erken asker, erken eş, erken baba oldun. Bir kış günü tipide ölümden dönmüştük, bir kış günü veda ettin. Her ölğm erkendir, sen yine erken gittin.
Ankara'dan Karaman'a dönüşlerimde sana uğrardım. Çocukluktaki hareketliliğin, tez canlılığın aklıma gelir, mobilet parçaları sattığın o küçücük dükkanda, küçük parçalar arasında seni hep hüzünlü görürdüm. 
Yaşar Özel'i çok severdin, sanat müziğini de, Kur'an okumayı da. O dükkanı da erken kapadın ama boş durmadın. Sana uğradığımda yıllardır görmediğim arkadaşları çağırır, bana sürpriz yapardın.
Güzel arkadaşım, Mustafa Eser son anına kadar yakınlığını esirgemedi. Ziyaretine de o haber ettiği için gelebildim. İyi ki gelmişim. Eski arkadaşlardan bir bölümüyle oturup vedalaşma fırsatımız oldu. Mekanın cennet olsun.
Hayatımdan ölerek çıkan ilk arkadaşım sen olmadın. Benim ilk kaybım Tataroğlu oldu. (Süleyman Küçüker) Sonra çok oldu. Hüseyin abim, Bayram abim, Bekir abim. Ölümünden çok geç haberdar olduğum canım kardeşim Atila Taşkın. Yörükoğlu (İbrahim Barçın) Orada daha mı çok oldu sevdiklerim?
Kardeşim Hüseyin Avni Yılmaz,
İlk futbol takımı arkadaşım, ilk av arkadaşım, ilk bisiklet arkadaşım. 
Aynı mahallede büyüdük, aynı sıralarda oturduk, aynı yemekleri yedik, aynı sigaralardan içtik, aynı kıyafetlerden giydik, aynı şarkıları dinledik, aynı kitapları okuduk, aynı safta namaza durduk, aynı hocaları dinledik, aynı partilere oy verdik. 
Biz birbirine çok benzeyen arkadaşlardık.                        
Bir mahalleden daha fazlası
Gözü kör olsun yoksulluğun, denir ya. Hayır, kör olmasın. Daha iyi görsün.
Seki Çeşme Mahallesi, Cumhuriyet İlkokulu çocuklarıydık. 1960'lı yılların şehir merkeziydi mahallemiz. 
Seki Hamamı'nın önünden başlayan geniş bir meydan, meydanın ortasından 12 ay, her gün akan çay. Sadece kış soğuklarında sesi kesilen bir değirmenimiz bile var. Hem un öğütür hem bulgur. Kerpiç duvarlarla çevrili evlerin küçük de olsa bahçeleri var. Seki Çeşme'sinden sağ su akar, evlerimizin bahçesine künklerden çürük su. Meydanda hava kararıncaya kadar onlarca çocuk. Kış gelince damlardan ve kapı önlerinden küreyen kar yığınları öbek öbek olur.
İşte, bu meydana bakan en güzel ev, Hüseyin’lerin. Hacı Tevfik amcayı ve Şerif teyzeyi mahallede herkes bilir, iyi bilir. En çok da biz biliriz. Yani benim ailem. Yazın hasat İçin köye giden annem ve babamın bizleri emanet ettiği ailedir, Yılmaz ailesi. Evimizin çatısının sökülüp yenilendiği günlerde aileme çatı olan ailedir.
Okuma tutkumun temelinde de bu aile oldu. Yılmaz ailesinin en büyük çocuğu İrfan abi, (Mahallemizden ahiret yolculuğuna ilk çıkan ağabeyimiz) çok kitap okurdu. Onun okuduğu kitapların sonraki okuyucusu ben olurdum. 
Mustafa abi çok şakacı olmasına rağmen bizim arkadaşlar arasında hep ciddi izlenimi uyandırırdı. O da hayat mücadelesine erken çıkanlardandı. Mahallenin ilk motosikletlisi ve ilk tüfek taşıyan abisiydi. Arada bir kaybolur, biz sebebini bilirdik. Ava giderdi. Geyik derdi, tavşan derdi, bağırtlak derdi, kaz derdi. Onlarca hayvanın ve kuşun adını ilk kez ondan duymuştum. İçinden saçma çıkan bir arabaşı çorbası içtiğimi hatırlıyorum. Çorbanın içindeki malzeme Mustafa abimin avlarından biri olmalıydı.
Sonra Hatice ablamız. Gülümsemesi eksik olmayan ablamız, gözleriyle gülerdi. Bende çok hakkı var. Az mı yemek yaptı bize, yoksul günlerimizin sofralarını zenginleştirmeyi ondan iyi bilen yoktu. Her yaptığı güzeldi. Hakkını nasıl öderim?
Ya Fatoş. Erkeklerin oyununda bile hünerliydi. Mahallenin en hareketlisi. İmkan olsa belki bir spor dalının şampiyonalarından olacağı kuşkusuz. Koşu da önde, atlama da önde, zıplamada önde. Allah vergisi incecik yapısıyla cimnastikçisi olabilecek bir kızdı. En çok gülmeyi de o bilirdi. Sırada Sefa var ama, o küçükken biz çok büyümüştük. Herkesin, mahallenin her evinin minik kızıydı. Daha fazlasını bilmiyorum. Dedim ya, o ailenin son çocuğuydu ve ben artık mahalleden ayrı bir dünyaya adım atmıştım. 
Hüseyin Avni, bu ailenin dördüncü çocuğuydu. Türkiye'nin yoksul yılları, bizim düş dünyamızın ve çocukluğumuzun zengin yılları. Biz de un, bulgur, bakliyat, kavun bol. Her gün yanan bir tandırımız var. Ekmek, çörek, börek, kavurga her şey tandır kokulu.
Yılmaz ailesinden de koku eksik olur mu; elma, armut, vişne, domates, biber bol. Çünkü bahçeleri var. O dönem kuşların konacak ağaç bile bulamadıklarını söylersem, bahçe sahibi olmanın havasını ve ayrıcalığını tahmin edebilirsiniz. O konak kadar gösterişli evin bahçesinde, pestiller hazırlanır, salça ve pekmez kaynardı. Elma, armut ve kayısı kurutulurdu. Bolca reçel yapılırdı. Bunların hepsinden bize de nasip olurdu. Bizden de o sofralara ikramlar olurdu. Sakın yanlış anlaşılmasın, takas filan değil, ikram. Komşu hakkı derdik, çoluk çocuğun burnuna kokmuştur. Sırtımda çuvalla komşu evlerine kavun taşıdığım günler dün gibi. 
Böyle ikramlar olur da yoksulluk nasıl yakamıza yapışabilsindi. Biz o günlerde yakamızı hiç kaptırmamıştık. 
Hüseyin meyve kokusunu çağrıştırırdı. İlk meyve ağacına Hüseyin ile tırmanmış, elmayı, kayısıyı, şeftaliyi, armudu ilk Hüseyin ile toplamıştım. Diz boyu toprak yollarda bisiklete ilk bindiğimde seleyi tutan, düştüğümde kanayan yarama yaprak basan yine Hüseyin'di. İlk kez girdiğimiz havuzda da yan yana kulaç attık. Sahi Hüseyin kulaç atmazdı, biz iki Ahmet  (Ahmet Atıl) kulaç atar, Hüseyin karabatak yüzerdi.
Günler geride kalıyor ama anılar hep taze. 
Şerif teyze amansız hastalığa yakalanmıştı. Hüseyin, annesini Ankara'ya Onkoloji'ye getirirdi. Önce doktor muayenehanesi, sonra hastane kontrolünün zorunlu olduğu yıllar. Şerif teyzemiz, ikizlerimin babaannesi olmuştu. Gelişleri bizi mutlu ederdi. Şerif teyze gitti, Hüseyin'in Ankara yolculukları bitti.
Konya'dan Mustafa Eser arayıp, Hüseyin'in aynı hastalıktan mustarip olduğunu söylediğinde, rahmetli Şerif teyzenin dualarının bu hastalığına ilaç olacağını düşünmüştüm, olmadı, amel defterinde öylece duruyorlar. 
Hakkını helal et kardeşim, hakkınızı helal edin Hüseyin'e emek verenler, Hüseyin'in hayatında olanlar, ortak dostlarımız, arkadaşlarımız, sizler de helal edin. Hüseyin'e ve bana.
Hüseyin'i tanıyanlar bilir. Çayı çok severdi, önce Fatiha okuyun, sonra bir bardak çay için rahmetlinin ruhu için. Bir bardak da bir garibe ikram edin.

 

 

Bu yazı 1193 defa okunmuştur .

Son Yazılar