Göl Ölmüş, Cesedi Yoktu
Reklam
Reklam
Ahmet Tek

Ahmet Tek

Göl Ölmüş, Cesedi Yoktu

23 Nisan 2019 - 14:04


Ahmet TEK

[email protected]

   İki kez ‘ölü göl’ gördüm. İlk gördüğüm ölü gölün cesedi yoktu. Dünya kendi yarasını kendisi sarıyor.  Bunu biliyordum. Ölen gölün cesedini de dünya defnediyormuş. Bunu sonra öğrendim.

   1980’li yılların başında gördüğüm, çevresinde sazlıkların yükseldiği, kuşların konup kalktığı, balıkların yüzdüğü, kelebeklerin, karıncaların, arıların, binbir çeşit böceğin hayat kaynağı olan büyükçe bir göldü. Bozkırın  kupkuru toprağının gözlerden uzak bir köşesinde serap gibi yansımalarla titreyen bir tatlı su gölüydü. Şimdi o göl yoktu, cesedinden iz de yoktu.

  İnsanoğlu sadece kendi türünün ölüsünü kaldırır. Öldürdüğü şeyleri, olduğu gibi bırakır. Böyle davranması belki doğadan öç alma biçimi, belki dünyayı korkutma yöntemidir. İnsanoğlu, her şeyi öldürür ve kendi türünden olanının dışında cesetlerini kaldırma zahmetine girmez. Dağı deşer, kalbini oyar, öylece bırakır. Ormanı yakar, ağaçları keser geriye dönüp bakmaz. Irmakları kirletir, dereleri kurutur vicdanı sızlamaz. Sızlayan vicdan zarara yakın olmaz, zarar verene ise karşı çıkar.

   İlk kez ölü göl görmenin şokunu hayatımdan çıkaramadım. Üstelik gölden geriye hiç iz yoktu. Ama ikinci kez gördüğüm ölü göl, kefenlenmişti. Yer yer lekeli, uzun beyaz bir kefen. Kefenleyen insanoğlu değildi. Dünya kendi çocuğunu kefenlemişti. Ceset ortadan kaldırılmadan gördüm.

   Göl, coğrafi terim olarak karalar üzerindeki çukur alanlarda birikmiş ve belirli bir akıntısı olmayan durgun su kütlesine denir. Su çekildiği zaman, zemin artık bir çukurdur, çanaktır. Göl artık ölmüştür.

   Yirmi yıl kadar oluyor. Şeb-i Arus Törenleri ile bazı mekanlarda fotoğraf çekmek için bir grup gazeteci, Ankara’dan Konya’ya gittik. (Şeb-İ Arus, düğün gecesi demektir. Mevlevilikte Mevlana Celaleddin Rumi’nin öldüğü gecedir. Mevlana, 17 Aralık 1273’de 66 yaşında Konya’da vefat etmiştir. Konya’da her yıl Aralık’ın üçüncü haftası Şeb-i Arus olarak kutlanır.) O yıllarda törenler, 1980’de hizmete giren Konya Kapalı Spor Salonu’nda yapılırdı. Salondaki basketbol direklerini sökmeye bile gerek duymazlardı. Salon, hatırladığım kadarıyla 2.500 kişilkti. Konya stadının bulunduğu 100 dönümlük alanın bir köşesindeki bu salon, geçen yıl Ekim ayının son günlerinde, Millet Bahçesi yapılacağı gerekçesiyle yıkılan yapılar arasında yer aldı. Oysa Spor Müzesi olarak değerlendirilmesi için çaba gösteren bir grup vardı. Demek ki başarılı olamadılar. Türkiye’de yıkım ekipleri karşısında kimse başarılı olamaz. Bu bir zihniyettir. Bu yıkım Ak Parti döneminde olmuştur. Spor salonu yıkımının binlerce kişinin anılarını  yıkmak anlamına geldiğini kimseler düşünmemiştir. Konyalılar rıza göstermese elbette el sürmeye cesaret edilemezdi. Susmak, karşı çıkmamak onay vermektir, rıza göstermektir. Yıkılan stadın ve çevresindeki yapıların yer aldığı araziyi burada spor yapılması için bir hayırseverin bağışladığını okudum. Gerçekse vah vah.

   Hafta boyunca Konya’da kaldık. Yine yıkılan alandaki, Gençlik ve Spor Genel Müdürlüğü’nün temiz ve sakin misafirhanesinde konakladık. Geceleri törenleri izledik, gündüzleri şehir merkezi, Akşehir, Beyşehir, Kilistra Antik kenti ve Sille’de fotoğraflar çektik.

   Ramazan’a denk düşen günlerdi. Havalar fotoğraf çekimine uygundu. Ekip arkadaşlarıma Karapınar’a gitmeyi önerdim. Obrukları, Meke’yi, Acı Gölü, Hotamış Gölü’nü ve bazı Türkmen köylerini fotoğraflayabileceğimizi söyledim. Bölgeye iki gün ayırdık. Çok verimli bir gezi oldu. Dönemin Belediye Başkanı Kamil Bülbül Okuyucu, gezebileceğimiz yerleri söyledi, rehber verdi. Nezaketli bir insandı. Onun yönlendirmesiyle Karapınar’daki bir antikacıdan deve tüyünden dokunmuş, çok güzel bir duvar halısı aldım. Böyle güzel bir halı bir daha karşıma çıkmadı. Dokusu, ilmek yoğunluğu, deseni, renkleriyle 100 yaşın üzerinde çok çok güzel bir halı.

   Programladığımız yerleri gezdik, güzel fotoğraflar çektik. Hotamış Gölü sona kaldı. Bölgeyi daha önce gezen ve bilen tek kişi olduğum için rehberliği ben üstlendim. Köye girdik ama göl yoktu. Uzun süredir köye kimse gelmemiş olacak ki, 25-30 kadar kişi meraklı gözlerle bizi izliyorlardı. Yanlış yere gelmiş olabileceğimizi düşünerek, “Burada Hotamış Gölü olacaktı. Yanlış mı geldik?” diye sordum. Herkes dalga geçer gibi bakıp, alaycı bir gülümsemeyle “İşte göl karşıda” dediler. Gerçekten biraz ötemizde sanki bir göktaşının açtığı dev bir krater ağzı vardı. Çevresinde ot bile olmayan dev bir çukur. Yazının girişinde paylaştığım

vaha görüntüsünden iz yoktu. Göle ait hiç bir işaret yoktu. Galiba göl çevresi sürülmüş, tarıma açılmıştı. Bize merakla bakan kişilerin hiç birinin gölün yasını tutmadığına tanık oldum. Göl kaybolmuştu, su bitmişti, hepsi bu. Göçmen kuşlar gelmiyormuş, sazlıkların serinliğinden hayat bulan kurtlar kuşlar gitmiş, kurbağa sesleri kesilmiş, bozkırın balığı bitmiş, çiçekler kaybolmuş, ne arı var, ne kelebek. Umurlarında değil. Üzüntünün emaresi yoktu, hiçbirinde.

   O günlerden aklımda kalan görüntüler bunlar. Göl ölmüş, cesedi yok. Doğa kendi evladının cesedini ortada bırakır mı? İşte benim ilk gördüğüm göl ölüsü veya ölü göl Hotamış’dı. Hatırladıkça üzülürüm, tüylerim diken diken olur. Gölün ölümü kadar, gölün ölümünde payı olan insanların umarsızlığına yanarım. Anadolu steplerine ilahi bir elin çizip en güzel biçimde inşa ettiği ve içini tertemiz suyla doldurduğu nimetlerin bizlere Allah’ın ikramı olduğuna inanırım. Ama bu doğa harikası nimetler birer birer ölüyor. Doğanın ölüm çığlığına hepimiz sessiz kalıyoruz. Oysa dünyanın en gürültücü ve en iyi duyan yaratığı insanoğludur.  Hotamış‘ın ölümüne göz yaşı dökenler insanoğlunun dışında, Hotamış’ı bilen her canlı ya da cansız varlıklar olmuştur. Biz onların gözyaşlarını hissedebilsek, göllerimizi öldürmez, emanetlere zarar vermez, dünyanın canına okumazdık.

   Konya Ovası Projesi kapsamında Hotamış Gölü’nün suni göl olarak düzenlendiğini duyunca çok mutlu oldum. Zeyve Pazarı yazılarımda sözkonusu ettiğim KOP’un en büyük yatırımlarından biri Hotamış Gölü olarak karşıma çıktı. Göksu Havzasındaki sular, Mavi Tünel ile Hotamış’a aktarılıyor. Burada 55 kilometrekarelik alanda 580 milyon metreküp su depolanması planlanıyor. Ayrıca, 12 metre derinliğe ulaşacak olan gölün içine iki ada yapılarak, göçmen kuşların konaklaması sağlanacak. Ulaşabildiğim bilgi, 2018 yılı sonunda Hotamış’da 20 milyon metreküp su depolanması oldu. Hotamış sazlıklarının kurumadan önceki alanı 16 bin 500 hektar olarak kayıtlara geçmiş.

   KOP İdaresi’nin yatırımları takip etmesindeki başarısını bilmiyorum. Ama tanıtımda sınıfta kaldığını üzülerek söyleyebilirim. Bu denli büyük yatırımı tanıtmaktan, bu bölgelere gezi düzenlemekten çekinmelerinin bir nedeni olmalı. Konya, Karaman, Aksaray ve Niğde’nin kaderini değiştirmeye aday bir projeyi kamuoyuna sunmamanın mantığını anlamakta zorlanıyorum. Cumhurbaşkanımızın İstanbul dışındaki yatırımları da gezmesi gerektiğine inanıyorum. GAP, ülkemizin gelirinin büyük bölümünü götürdü. Ama GAP’ı dünyaya tanıttık. KOP da öyle, büyük yatırım. Halkın bu yatırımların getirisini bilmesi moral açıdan da verimli olacaktır. Yaptığı büyük yatırımları anlatamayan bir iktidar mı olur?  Çevre Bakanı Sayın Murat Kurum bölgenin çocuğu. İnşallah o farkına varır.

   Patates ve soğanı ithal etmek zorunda kalan, bunun nedenini araştırıp gereğini yapmak yerine, seçim öncesi oy kaygısıyla büyük şehirlerin meydanlarına tanzim satış çadırları kurduran iktidar, bu yatırımları göz ardı edemez. Bu yıl, bir aylık dönem için kurulan tanzim satış çadırları, bu ülkenin en büyük yatırımlarından olan Konya Ovası Projesi’nden daha çok medyada yer almıştır. Bunun sorumlusu, projeyi tanıtamayanlar olabilir mi?

    Meke Gölü’nün öyküsü bir sonraki yazıya kaldı.

Not: Her yıl 22 Nisan, Uluslararası Tabiat Ana Günü (UTAG) olarak kutlanmaktadır. Bu kutlamanın amacı, yeryüzünün ve ekosistemin her birimize yaşamı ve bunun için gerekli maddeleri sağladığını fark ettirmektir. Uluslararası Tabiat Ana Günümüz kutlu olsun.

Bu yazı 1611 defa okunmuştur .

YORUMLAR

  • 0 Yorum