Şükür, her nimete; toprağın çatlayan dudağından sızan suya,
Kötülüğün soğuk gölgesinden, güneşin kalbine kaçmaya.
Nankörlük etmemeye; bir ağacın meyvesini sakınmaması gibi, gönül ile, dil ile, o sonsuz ve kadim hamd ile,
Nimeti vereni, rüzgârın içindeki fısıltıda görmeye şükür.
Şükür, kalbin vuruşundaki o gizli iyiliğe,
Yaratıcının cömert ellerinden dökülen buğday tanesine.
Gönül gözüne, sevgiyi bir hırka gibi giymeye,
Düşünüp utanmaya; yani insan olduğumuzu hatırlamaya,
Vicdanın o hiç susmayan pusulasını bilmeye şükür.
Şükür, kendini o kutsal nimete layık görmeye,
Kibrin paslı zincirlerini kırıp, ruhu özgür etmeye.
İyiliği bir koku gibi yayarak ihsan etmeye,
Sabra, bir zeytin ağacının asırlık kanaatine,
Hayattan, o taze koparılmış elma gibi istifade etmeye şükür.
Şükür, o nasırlı ellerin yarattığı büyük iyiliklere,
Yararlı gönüllere; bir liman gibi sığınılan göğüslere.
Tandırda ekmeği pişiren kadının alnındaki tere,
Tufan, köpüren bir öfke gibi dünyayı sarmaya başlayınca,
Kurtuluşun ahşap gövdesi olan Nuh’un gemisine şükür.
Şükür, sadece O’na eğilen o bükülmez boyunlara,
Yetimin başını okşayan ellere, düşkünün sönmeyen umuduna.
İnsanlarla bir nehir gibi berrak konuşana,
Zeytin dalı uzatan ellere, iyi geçinmenin huzuruna,
Yüzde açan bir çiçek gibi güler yüzlü olana şükür.
Şükür, fırtınanın ortasında sabredip küsmeyene,
Haset denen o karanlık zehri içine çekmeyene.
Affetmenin okyanus gibi ferahlığına, aldırış etmeyene,
Kendi kusurlarını bir gece vakti aynada görüp,
Pişmanlığın tuzlu gözyaşlarıyla ağlayana şükür.
Şükür, o büyük şafakta “Şükredenler gelsin!” diye seslenen sese,
Bu dünyadan bir turna sürüsü gibi şükürle göçüp gidene.
Acı kapıyı çaldığında, fırtına gemiyi sarstığında,
“Ellezîne izâ esâbethum musîbetun, kâlû innâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn” diyerek
Sonsuzluğun kıyısında
“Elhamdülillah” ile durana şükür.
Şükür, sabaha uyanan sokağın tozuna, fırından çıkan ekmeğin o sıcak, buğulu kutsallığına.
Çünkü şükür, sadece dilde bir yankı değil, toprağın altındaki tohumun göğe doğru attığı o sessiz çığlıktır.
İyilikten kaçınmamaya şükür.
Bir nehrin yatağını terk etmemesi gibi sadık, bir ağacın meyvesini vermeden ölmeyişi gibi cömert.
Şükür, kalbin içindeki o karanlık odayı aydınlatan vicdanın gümüşten lambasına.
Haset etmemeye, başkasının tarlasındaki başağa göz dikmemeye, kendi avucundaki bir parça güneşle yetinmeye şükür.
Çünkü bilirim ki; nankörlük, ruhun pasıdır, şükür ise o pası silen denizin tuzlu serinliği.
Selam olsun tandır başında bekleyen anneye, onun nasırlı ellerinden dökülen bereketli ateşe.
Ve şükür, tufan koptuğunda, sular dağları aştığında bizi bağrına basan o devasa ahşap gemiye; yani inancın, bizi boğulmaktan kurtaran o sarsılmaz gövdesine şükür.
Şükür, bir gülümsemenin icat ettiği o büyük barışa.
Düşkünlere el uzatana, yetimin saçındaki rüzgârı dindirene, konuşurken ağzından çiçekler dökülen o güzel adama.
Küsmeyene şükür, affetmenin o uçsuz bucaksız kırlarında koşup giden o yorgun ama huzurlu yolcuya.
Ve nihayetinde şükür.
Şükür kendi kusurlarını bir hırka gibi sırtına geçirip,
"Ben geldim," diyerek ağlayan o mahcup ruha.
Ölüm geldiğinde, kapıyı çalan o meçhul misafire
"Biz O'ndan geldik ve O'na döneceğiz" diyerek, bir bardak suyu son kez içer gibi,
"Elhamdülillah" ile dünyaya veda eden o büyük teslimiyete şükür.
Yorumlar
Kalan Karakter: