Karaman Tren İstasyonu ve Büfeci Şevket Varol
Reklam
Reklam
Hasan Baran

Hasan Baran

Karaman Tren İstasyonu ve Büfeci Şevket Varol

08 Ekim 2019 - 14:00

Hasan Baran’ın yeni romanından bir bölüm:

Karaman Tren İstasyonu ve

Büfeci Şevket Varol

Hasan BARAN

Bir sarı çiçek tozu gibi parlayan gar binası, sadece güneş ışınlarının bol bol içine girdiği aydınlık bir mekân değildi. Bir yanda, bu insanları ta uzaklara götürecek tren denilen bu dehşetli homurtulu demir yığınının beklendiği, gelip gidenler ile arasında duygusal bir bağ oluşan büyülü bir yerdi. 

Günde bir tane doğuya, bir tane batıya yolcu treni, on civarında da yük treni gelir giderdi. İstasyon yazları çok kalabalıktı, hem yolcu çok olurdu, hem de ‘Toprak Mahsulleri Ofisi’ buğday, arpa alımları yapar, tarladan mahsulü kaldıran, traktör römorkuna yükler, toprak mahsulleri ofisi silolarının önünde beklerdi.  Sıra bazen iki üç kilometre uzardı, yaklaşık yüz hamal yevmiye ile çalışırdı. Pancar zamanı gene öyle, pancar yüklü traktörler, kantar önünde uzun bir sıra oluşturur, vagonlara yüklenmeyi beklerdi. Bu çiftçilerin tüm ihtiyaçları Gar Büfesi’nden karşılanırdı.

Gar Büfesi’nin sahibi Şevket Varol’du. Karamanda ilk ticari buzdolabını Şevket Varol almıştı, o zaman buzdolabı kimsede yoktu, soğukluk ihtiyacı belediye buzhanesinden alınan buzlarla karşılanırdı. İnsanlar bazen sırf o buzdolabını görmek için gelirdi büfeye.

Etrafta bakkal olmadığından, Larende, Sümer, İstasyon Mahallesi bakkalı da sayılırdı büfeci Şevket Varol. Tren garı aynı zamanda mesire yeri gibiydi, bol yeşillikli bir yerdi, etrafı hep bahçeydi, pazar günleri aileler piknik yapmaya çayırlık denilen yere gelirler, alışverişi de o büfeden yaparlardı. Haftada dört kere bitmek bilmez vagonlarıyla akıp giden pancar treni gelirdi. İstasyonda biraz bekler, sonra şeker işletmelerine giderdi.  Bu kısa kısa duruşta trenin sürücüsü, ateşleyicisi, işaretçisi, biletçisi büfeye koşturur, eve götürecekleri alışverişlerini bile oradan yaparlardı. Şevket Varol’a, ‘Şevket Dayı’ derlerdi.

Şevket Varol, 1,70 boylarında 70 kilo civarında, badem bıyıklı, sakin, eli açık, eş dost canlısı bir adamdı. Dudaklarından sigara eksik olmazdı. Sigarasını yakar, alt dudağına yapıştırır, bitene kadar öyle dururdu, sigarayı içine çekmezdi, külü üstüne başına dökülürdü. Devamlı başında yana hafif eğdiği bir kasket bulunur, yaz kış cebine köstekli saatini koyduğu kolsuz yelek giyer, yazın ince kumaştan kışın kalın kumaştan beline kuşak kuşanırdı. Atatürk’ü ve İsmet İnönü’yü görmüştü. Büfenin başköşesinde İsmet Paşa ile Atatürk’ün birlikte çekilmiş fotoğrafı asılıydı. Aydın bir insandı, elinden gazete hiç düşmez, boş vaktinde devamlı okur, okuyanı da çok severdi. Etrafına iyilik dağıtan babacan, iyi bir adamdı. Parasız kalan, düğün yapan, çocuk okutan, hastası olan, bir ihtiyaç olduğunda hemen Şevket dayıya koşardı. Yolcu treni gelince, buharlı lokomotif su dolana kadar, onbeş dakika kadar istasyonda durur, bu arada yolcular ihtiyaç için büfe önüne yığılırlar, ekmek helva, zeytin, peynir, pişmiş yumurta, sigara, mevsimine göre domates, biber, üzüm, elma alırlardı. Fakat en başta da kuzu kelle alırlardı.

Kesimhanede kesilen kuzuların başları sabah erkenden eşek arabasıyla alınır, Şevket Dayı’nın eniştesi kelleci Halil efendinin evinin bahçesine getirilir, önce derisi incecik soyulur, odun kömürü ateşinde ütülür, tel fırçalarla kömür karası temizlenir, sıcak su dolu kazanlara atılarak haşlanırdı. Daha sonra özel yapılmış fırında üç dört saat kızartılır sıcak sıcak fırından çıkartılarak kapaklı tenekelere konurdu. 

Şevket dayının eşek arabası çok meşhurdu. Karamanda başka yoktu. Eşeği çok akıllı idi, her şeyi saati saatine yapardı. Sabahleyin Hocamahmut mahallesindeki evden koşuldu mu (ev depo gibiydi arabaya lazım olanlar evden yüklenirdi kuru üzüm ceviz, zeytin, kuru kayısı, vs…) yanında birisi olmasa bile doğru istasyondaki büfeye giderdi. Her gün aynı güzergâhtan giderdi.

Yalnız giderken İkinci İstasyon caddesindeki ‘Gümüş Ekmek Fırını’nın önünde durur, fırıncılar taze mis gibi ekmek yüklerlerdi. İstasyona varınca yem torbası takılırdı. Saati geldi mi yem torbası alınır ‘deh’ denip kalçasına vuruldu mu gene‘Gümüş Ekmek Fırını’na gider önünde dururdu. Fırıncılar ekmek yükler ‘deh’ dediler mi doğru büfeye gelirdi. Saati geldiyse bu sefer ‘deh’ denir doğru kelleci Halil Efendinin Hisar Mahallesindeki evinin önüne gelir dururdu. Kelleler yüklendi mi, ‘deh’ denir doğru istasyona gelirdi.

Büfeye getirilen kızarmış kuzu kelleleri yağlı kâğıda sarılarak yanına da yarım ekmek, biraz tuz, bir baş dörde bölünmüş kuru soğan koyulur, satılırdı. Günde yüz yüz elli kuzu kellesi satılırdı.




Bu yazı 5846 defa okunmuştur .

YORUMLAR

  • 0 Yorum