Eski Karaman'ın İnsanları
Reklam
Reklam
Hasan Baran

Hasan Baran

Eski Karaman'ın İnsanları

13 Haziran 2019 - 14:15

Hasan Baran

Belli bir yaşa gelenler, nerede yaşarlarsa yaşasınlar, hep memleketlerini ararlar. Gurbete giden her insan, içinden bir şeyler bırakır memleketine, memleketinden de bir şeyler götürür. İzmir’in eski sokaklarında sanki baktığım her şey, eski Rum evlerinin kapılarındaki el biçimindeki kapı tokmakları, parklar, top oynayan çocuklar, pencerelerden dışarıyı seyreden kadınlar Karamanı hatırlatırdı bana. Eski evlerin önünde durup bakardım; kendimi Karaman sokaklarında dolaşıyor olarak düşlerdim. Doğduğum büyüdüğüm şehir, bütün sesleriyle, büyük bir orkestra gibi çevremde uğuldardı.

İnsan nerede olursa olsun doğduğu şehirden kaçamıyor. Başka şehirler çoğu zaman insanın kendi içinde yoğunlaşmasını sağlayan bir dönemeç oluyor. Sonunda Karaman’a döndüm. Otobüs, şehrin dışında bir yerde indirince titreşti durdu yüreğim. Şehrin dost gülümseyişi gözyaşlarının tadına mı bürünmüştü. Bu şehrin iç dünyasına ne olmuştu öyle. ‘Karaman Otogarı’ yazıyordu. Garajı buraya taşımışlardı; şehrin içindeki o sevimlilik duygusunun parıltısını hiç taşımıyordu; ruhsuz, renksiz bir yerdi burası. O anda kulağımda Dondurmacı Nasuh’un sesi. Evinde buzlu kutularda döverek hazırladığı, günün belli saatlerinde sokak sokak dolaşıp sattığı o nefis dondurması. Koltuğunda deri kayışla asılmış gazeteleri insanlara ulaştırmak için ‘Hürriyet!’, ‘Akşam!’ diye bağırarak koşturan Gazeteci Emin Efendi. Atının iki yanına asılmış tahta dolaplarıyla ekmek, peynir, zeytin satan Kambur Hakkı… Ermenekli bir yemişçi vardı. İki kolunda iki sepet, değişen mevsim meyvelerini satardı. Sırtında seyyar tuhafiye kutusu, Bulgaristan göçmeni Reşat Efendi. ‘Paçalara lastik, tülbentlere boncuk…’ diye o göçmen şivesiyle konuşurken çocuklar alayla onu taklit ederlerdi.

Çarpık kentleşmenin, kapitalizmin akıldışlılığının ‘canavar’ı, öyle acımasız ki o güzel Karaman evlerinin yıkılışını anlatmak nasıl olur bilmiyorum! Karadağ’da akan ince bir suyun duruluğu nasıl anlatılır? Ya ceylan gözlü sevda, yumruğu sıkılı coşku, halay çeken erdemlilik? Patlamaya hazır bir öfkenin pamuk yumuşaklığıyla konuşması nasıl anlatılır? Kalbimize, gönlümüze hitap eden evler ve insanlar arasındaki en güçlü bağ, değerler ortaklığı olan, iyiden, güzelden yana olan sokaklar beton binalara dönüştürülmüştü. Aklıma üç bin yıl önce yazılmış bir Likya şiiri geldi, o şiirde şöyle diyordu:

“Beni bulamazsan üzülme,

Eşyalarımı bulacaksın.

Kestiğim taşları, açtığım yolları,

İşlediğim heykelleri bulacaksın.

Ve göreceksin ki binlerce yıl öteden,

Parmak izlerimiz değecek birbirine…”

Karaman’dan bu günden binlerce yıl sonrasına ne kalacaktı? Hiç!.

Eskiden kitap almak için iki günde bir gittiğim birinci İstasyon Caddesinin başındaki kütüphane, Nietzsche’nin, kültürün zayıflatılmasından birinci derecede devleti sorumlu tutmasını ispatlar gibi, Karaman’ın Konya’nın ilçesi olduğu zamanlarda bir kaymakam tarafından camiye çevrilmişti. Oysa bir düşler diyarıydı orası. Güzel kitapların diyarıydı ya da eğer o kaymakam izin verseydi, güzel kitaplar diyarı olacaktı. Binlerce kitap, ansiklopedi orada dolaplarda, okuyucularını beklerdi. Oraya girdiğimde yemeyi içmeyi unuturdum. Raflarda dizili binlerce kitabı göre göre kütüphanenin içini arşınlamak, binlerce yazarın yazdıklarını postacıların mektupları getirdiğini görmek gibi elimin altında görmek beni çok heyecanlandırırdı. Kütüphanenin bulunduğu yerde durup İstasyon caddesine baktığımda, sonsuzluğa doğru uzanan garip bir perspektifle, uzaklaştıkça küçülen ve birbirlerine yaklaşan, ulu kavak ağaçlarını görürdüm. O kavakların yerinde de yeller esiyordu. Bir tek Gazi Okulu kalmıştı düzgün mimarisi ve bakımlı yüzüyle. Sevdiğim ağaçların, elma, erik, kayısı kokulu bahçelerin, kütüphanelerin, evlerin, sokakların, meydanların yok oluşunu görüp iç çekiyordum. İnsanlar da bir tuhaf olmuştu: Eski insanların delinen pantolonlarına yama, ayakkabılarının altına pençe vurmaları, yıpranan her şeyi onarmaları, patlayan futbol topunu sağlamlamaları, bozulan radyoyu tamir ettirmeleri, sırf yoksulluktan değildi. Sadece tutumluluktan da değildi. Onlar bunları yapmakla, kendilerinden sonraki nesile çok önemli bir mesaj veriyorlardı. Onlara; eşleriyle, dostlarıyla araları açıldığında, alternatiflere yönelmeden aralarını düzeltmelerinin mümkün olduğuna, aralarına kara kediler girdiğinde bu durumun vakit geçirmeden telafi edilmesinin gerekliliğine, arkadaşlarıyla, komşularıyla, dostlarıyla bağları koptuğunda; yenilerini aramakla vakit kaybetmeyip, aralarındaki bağları tekrardan bağlamalarının kaçınılmaz olduğuna… müthiş bir örnek olması için, onların böyle bir yetenek geliştirmeleri için onlara örnek olmaya da çalışıyorlardı.

Yani bir yandan yeni neslin; onarıcı, telafi edici, arabulucu özellik kazanmasına önayak oluyorlardı.

Onların bu çabalarının çaresizlikten, yokluktan, fakirlikten, cimrilikten ileri geldiğini düşünen şimdiki insanlar nesli, bu sinyali alamamışlardı. Bu nedenle yeni kuşak nesil; aşırı alıngan, aşırı özgürlükçü, kendi ne kadar verdiğini değil de, ne kadar aldığını önemseyen, eşiyle dostuyla bozuştuğunda, arkadaşıyla atıştığında, komşusuyla kavga ettiğinde, ortamı yumuşatmayı, aralarını düzeltmeyi, barışabilmeyi düşünemediğinden, beceremediğinden onları ‘değiştirmeyi’ seçmek gibi bir hatanın içine düşebiliyordu. Söz gelimi; Bana dost arkadaş mı yok? Başka komşu mu yok sanki. Hiç dert değil, elimi sallasam ellisi. Küserse küssün… gibi diyerek her şeyi bozup atıyordu.

Sonra kendimi avutmaya kandırmaya çalışıp, şehrin her yeri öyle değildir, her halde sadece buralar böyledir, diğer yerler güzelce duruyordur, diye kendimi avuttum. O avuntuyla dolaştım. Bir şeyler almak için Sebze Pazarı’na gideyim dedim. Birde ne göreyim Sebze Pazarı’nın yerinde yeller esiyor. Yerine koca bir ‘Belediye İş Hanı’ yapılmış. Nutkum tutuldu. Ne güzeldi o ‘Sebze Pazarı’ cıvıl cıvıldı. Yüze yakın Pazar esnafı, Belediye Kantarı ve kantar memuru vardı. Kasaphane ile bitişik olduğundan oranın sesleri buraya, buranın sesleri oraya karışırdı. Büyük kütük sehpalar üzerinde çift satırla etliekmek içi hazırlanırken ortalığa yayılan taka tukalar resitali geldi geçti kulaklarımdan. O sesleri ne kadar çok severdim. O kasaphane hayatın sonsuz müziğinin içine alırdı beni. Kasaphane, farklı mimarisiyle gösterişli bir yapıydı. İç mekânda sıra sıra kasap dükkânlarının önünde, taş zeminli üçgen alan vardı. Ne Mehmet Baba, ne Kasap Tat, ne Kelleci Deli Ziya kalmıştı. Ne de bembeyaz kirpikleriyle gözlerini kırpıştırarak ve hınzırca gülerek köşelerde insanın karşısına çıkan Ak Hoca… Ceketli gezen herkesin yakasına Kızılay rozeti takan Kızılaycı Zeki Hoca kalmıştı. Dellâl Asım’ın, halkın ‘sıtma görmemiş’ dediği cinsten, bariton sesi duyulmuyordu artık Semerciler sokağında. Şerefli Koçhisar’dan bir kamyon tuz alıp, getirip, onu tek patlamalı bir motorun çevirdiği değirmeninde öğütüp satan Tuzcu Arif ağa tuz değirmenini bir daha çalıştırmamak üzere durdurmuştu. Tuzcu Arif ağadan tuz almaya gelen ayaklarında çarık, dolama, başlarında kirli poşu, çakşırları ve kıl dokuma şalvarlarıyla kınalı sakallı Yörük kocaları develerini çöktürmüyorlardı artık. Masallardan dünyaya düşmüş düş adamları gibi Karaman’da salınmıyorlardı artık. Helvacı Rıza’dan aldıkları köpüklü helvaya somun ekmek batırıp yiyen o yiğit insanlar kalmamıştı. Karaman’da pek çok şey değişmişti.

Her gezindiğim yerden sonra bedenimden bir şeyler ayrıldı. İsmet Paşa Caddesi bitimindeki semt takımlarının kıran kırana maç yaptığı boş alana Gümüşler Çarşısı isimli devasa bir bina dikilmişti. Oysa orası mahalle gençlerinin oluşturduğu Atomspor Futbol Takımı’nın yeriydi ve 3.Ligde yer alan Karamanspor’un seyircisinden fazla seyircisi olurdu. Çocuklar için adı o zamanlar bile efsane olan futbolcular vardı. Mesela Deveci İbrahim, Kaleci Mithat, Kürt Ali birer halk kahramanı idiler. Akdoğan Stadı dediğimiz boş alana da binalar yapılmış, değil top oynayacak ip atlayacak yer kalmamıştı. Oysa orada mahalle takımları sıkı turnuva maçları yapardı. Özellikle Kırmahallespor’la yaptıkları maçlar kavga sebebiyle hep yarıda kalırdı. Şehrin her yerinde kat kat koca binalar yapılmış beton duvarlar örülmüştü. Beton bir yığına dönmüştü Karaman. Bu şehrin güzellikleri, tarihi mimarisi, evi, hanı, tarihi sebil çeşmesi yıkılmış, kültürel dokusu bozulmuş, hisleri, hafızaları, acı-tatlı hatıraları silinmişti. Tarihi geçmişi koruyan ve ona saygı duyan insanlar kalmamış mıydı bu şehirde? Tarihe hürmetkâr, geçmişe saygı ve sevgiyle bakan; eski çağların kalıntılarını dikkatle koruyan insanlar kalmamış mıydı? Ayrıca kendisinin içinde bulunduğu koşulları, kendisinden sonra gelenler için muhafaza eden ve bu şekilde yaşama hizmet etmiş olan insanlar kalmamış mıydı? Bu şehrin insanlarına ne olmuştu öyle? Bu şehrin insanlarının geçmişe, tarihe, daha önceki kuşakların eserlerine, köklerine ihtiyaçları kalmamış mıydı? Dolayısıyla bu insanlar çevrelerindeki yıkımın içinde boğuldukları için kültür diye bir şey kalmamıştı. Her yıl şaşmaz düzenleriyle yuvalarına dönen leylekler de almıştı paylarını bu yıkımdan. Bir tek leylek yuvası bile kalmamıştı, Oysa Karaman'da, neredeyse her yerde, leyleklerin gagalarıyla tek tek sabırla taşıdıkları çer çöple ördükleri kocaman yuvaları vardı. En büyük leylek yuvası da İbrahim Bey İmareti’nin üstündeydi. Kocaman yuvalarında tek ayaklarını havaya kaldırmış bir halde uzun gagalarını birbirine vurup şakırdayan leylekler gitmişti. Üzerleri toz toprakla örtülmeden önce elma ağaçlarının bolluğu, bahar gelince pıtır pıtır açan kırmızı gelinciklerin neşesi, akşamları kaleyi kızıla boyayarak batan güneşin dünyada eşi benzeri olmayan Hisar mahallesinin üç yüz yıllık kerpiç evleri, insanın içini ısıtan güzelliği ve bir de bahçe bülbülleri, hiç biri kalmamıştı.

Kalenin bulunduğu alana Hisar denilirdi. Eteğinde Karaman’ın en eski evleri bulunurdu. Anadolu’nun en eski ince ruhlu evleriydi. Toprak damlı, küçük avlulu, aşeneli, ocaklı, kamış çelenli evler. Evlerin içi ahşap sessizliğin sihri ile susarak kapılara, dolaplara, raflara, tavanlara yapılan süslemelerle geçen zamanı da anımsatıyordu. O evler bu şehrin geçmişi üzerine çok zengin bir arşivdi. Hisar ve çevresinde, orta Anadolu’nun en zengin mimari örnekleriydi bu evler. Ne kadar çok yaşanası, tarihi, kültürel dokusu olan güzel evlerdi. Hisar mahallesinde buna benzer yüzlerce ev vardı. Tarihten gelen bir veda şarkısına benzeyen bu üç yüz yıllık evler, tarih, güzellik, örf adet gelenek düşünülmeden kepçelerle yıkılıp atılmıştı. Karaman’ı yönetenler, bu zengin dokunun hiç farkında olamamışlar, onlarla konuşmasını, onları işitmesini bilememişler, böylece gerçeği de yakalayamamışlardı. Hisar evlerini, mahallelerini, ‘Burası viran olmuş!’ diyerek yıkıp yok etmişler ve tarihten kalan zengin bir mirası yıkıp yok edip dümdüz çim ekili bir alan yapmayı başarı bellemişlerdi. İnsanların doğup büyüdüğü şehriyle kurduğu ilişkinin sıradan bir ilişki olmanın çok ötesinde, özünde sevgi dolu ve onarıcı bir özellik olduğunu unutmuştu orayı yıkanlar. Güzelim Hisar Mahallesi gitmişti. İnsanların akşamları çul serip oturduğu sohbet ettiği, deramber çitlediği o sıcak, samimi, insancıl sokakları ceviz kırar gibi kırıp atmışlardı. Karamanın kalan bir kaç güzelliği ortasında o muhteşem ‘Gavur Kızlar Çeşmesi’ olan, insanların oturup soluk aldığı Sulupark gitmişti. O güzelim yerler, bahçeler kuru bir yaprak gibi sürüklenip gitmişti.

 

Bu yazı 8996 defa okunmuştur .

YORUMLAR

  • 1 Yorum
  • Suat KÜREKÇİ
    5 ay önce
    Eyvallah sevgili baran....aynen katılıyorum...hani sokaklardan bisiklet zor geçerdi...iki tekerli kadanaların çektigi kenarında çan o*** küllük arabaları..eski roma savaş arabalarına benzerdi...yazlık sinamanın önünde biz yimbeş kuruşa gazoz satardık...deli sait (rahmetli evliyaullah)ten dondurma alırdık para almazdı ki..onbaşı onun korumasıydı elinde asası ile...ne diyelim hhhheeeeeyyyyy gidi günlerrrrr vesselam...yazacak çok var ammmaaa...