Eski Karaman Kapıları
Reklam
Reklam
Hasan Baran

Hasan Baran

Eski Karaman Kapıları

22 Haziran 2020 - 13:23

Eski Karaman Kapıları

Hasan BARAN

SON ROMANINDAN BİR BÖLÜM:

Çocukluğumda, evimizin kapısı da öyle güzel bir kapıydı. Üzerlerindeki el emeği işlemeleri ile rengârenk bir masal kitabı sayfasına benzetirdim ben o kapıyı.

Benim için çok değerliydi.

Sokaktaki bütün eski kapıları çok severdim. Gelip giderken baklava dilimli bezeklerini, çiçek işlemelerini, kapı tokmaklarını okşardım.

Fakat Karaman’a gelişimle o kapıların yok oluşunu görerek, çok üzüldüm. O kapılarla birlikte, mayalı, şebit yufka ekmeği, sac böreği pişirirken, kapının aralığından içeriye baktığımı görüp, sokakta ardımdan koşup, elime dürülü bir sac böreği sıkıştırıp, “Al guzum burnuna kokmuştur,” diyen eski teyzeler de, insancıl paylaşımlar, gülümsemeler de yok olmuştu.  Sanki o eski ahşap kapılar Karaman’ın asaletiydi ve o asaletli kapıların sökülüp atılmasıyla şehrin asaleti de kaybolup gitmişti.

Gittiğim her yerde o eski kapıları aradım.  Nereye gidersem gideyim öncelikle yılların ihtişamını motiflerinde, tokmaklarında, dokularında taşıyan kapılar çekti ilgimi. Şimdinin, aynı tornadan çıkmış ruhsuz kapılarını, hele para kasalarına benzeyen çelik kapıları hiç sevmedim. Benim Karaman’da sevdiğim, okşadığım, gülümsediğim eski kapıların üzerlerinde eski zamanın izleri, bezemeleri, çok güzel tokmakları, altın gibi parlayan sarı pirinç kolları vardı.

Bazılarının bir kanatları çatlak, kırık, bir tarafları galvaniz ile kaplanmış olsa dahi eski ahşap kapılar bir eski zaman güzelliği ile büyü, asalet saçarlardı sokaklara. 

Bizler o büyülü, asaletli sokaklarda büyüdük. O yaşanmışlık izleri bizlerin kişiliğini, geleceğini belirledi. O mistik masalımsı kapılar gülümseyerek açılırdı yüzümüze. Gündelik yaşamın anlamlarını biz o kapıların tokmaklarını çalarken hisseder ve düşünürdük. Aynı zamanda kalbimizin kapılarıydı onlar, kalbimize açılırlardı. Hep sevgiyle açılırlardı. Bazen hırs ve nefretle kapansalar bile çok geçmeden yine sevgiyle gülümseyerek açılırlardı. Yaz günleri sırtımızı dayadığımız, serin gölgesinde, Teksas Tommiks okuduğumuz, sığınaklarımız barınaklarımızdı o kapılar.  Kendimizi huzurlu hissettiğimiz yerlerdi. O kapılar insanlara hiç kapanmazdı. Kapalı kilitli kapılar ayıplanırdı. Bir hastalık yayıyormuş gibi kaçılırdı o kapanmış kapılardan. Karaman’da bütün kapılar yarı aralık olurdu. Kilitlenmeye kilitlenmeye kilitleri paslanmıştı. Yarı aralıktı bu kapılar, ama kimi alçaktaydı, geçmek için eğilmek, nefsi eğitmek gerekirdi. Kimi ise yüksekteydi, erişebilmek için hedef koymak ve sıçramak gerekirdi. Bu kapılar içeri açılır,  kimsenin yüzüne kapanmazdı. Camilerdeki mihrap gibiydi bu kapılar, bir kutsallığı vardı. İnsanların yürekleri gibi kapıları da açıktı. Kalenin kocaman iki kanatlı kapısı bile açıktı, bütün kapılar açıktı. İnsanların yürekleri gibi kapıları da açıktı o zamanlar.

Karaman’da, hayata açılan, iki kanatlı, görkemli işlemeli, altın gibi ışıldayan pirinç tutamaklı, koca tokmaklı, kendine has ruhu olan kapılar yok artık... Hani şimdi var ya, hizmetkâr ruhlu otomatik zilli kapılar, onların yanında ne kadar özgür ruhlu ve kişilikliydi o eski kapılar. O evlerin sahipleri de kapılarına benzerdi, o kapılar gibi hayata açılırlardı. Kişilikli, asaletli bir duruşları vardı.  Hangi mutluluklarla hangi hüzünlerle girerlerse o kapıdan kişilikleri insanlıkları bozulmazdı. İnsanlar o kapıların tokmaklarını yalnızca sevinçli bir haber verecekleri zaman uzun uzun çalarlardı.

Çocukken, Karaman sokaklarında dolaşırken, arkalarında nasıl hayatlar sakladıklarını merak ederdim. Kapı aralıklarından bakardım. O kapılar cennete açılan bir geçitti sanki. Kapının ardında yayılan saksılardaki fesleğenlerin reyhanların, sardunyaların ıtırlı kokusu… Bir kenarda dikilmiş biber, domates ve yeşil soğan… Diğer köşedeki kayısı ağacının, erik ağacına yaslanmış dallarını görürdüm... Kapı önleri de kapı içleri de, avlular, hayatlar tertemiz olurdu. Kayısı zamanı beni görünce mutlaka bir tabak dolusu kayısıyı avuçlarıma ceplerime boşaltırlardı. Akşamları o kapıların önüne serili kilimlerde ne hoş sohbetler edilir, coşku içinde ne oyunlar oynanırdı. O kahve kokulu, bayram hevesli, hoş geldinli kapıların önü bizleri komşuya, oyuna, sokak satıcılarına, arkadaşa, okula, gündüzlere, akşamlara, düşlere, kedilere köpeklere, horoz şekeri almak için Kelefe’nin bakkalına götürürdü. Biz çocuklar için bütün her yer, bütün sokaklar güvenliydi. Müezzinin minareye çıkıp, ellerini kulaklarının arkasına götürüp gür sesiyle akşam ezanı okuduğu zamana kadar evde olmak şartıyla her yere gidebilirdik. Komşuda yemek yiyebilirdik kendi evimiz gibi. Ya da komşu çocuğu bize gelebilirdi. Bazen de mahallenin çocukları toplanır ‘yalancı batırık’ yapardık. Biri bulgur getirirdi biri salça, bulguru suyla şişirir, salçayla yoğurur, evlerin önlerindeki asma yapraklarından koparır yalancı batırık sıkmalarını sarar yerdik.  Her akşamüstü bahçesinden bisikletiyle dönen bir komşumuz vardı, sepeti kaysı dolu olurdu, her evin bahçesinde kaysı olmasına rağmen onun geçmesini beklerdik. Sepetin içindeki kaysıların yarısını bize dağıtırdı.

Nereye gitsem hangi kapıya baksam; o çocukluğumun asaletli, insanlıklı, huzur veren kapılarını arıyorum. Bazen o güzelim kapıların sisler ardında kalmış görüntüleri beliriyor hatıramda. O kapıların eski ahşap kokusunu özlüyorum durup dururken

ya da ne bileyim, o kapıların tokmak sesini duyuyorum.

Çocukluğum boyunca içlerinden girip çıktığım önünde durduğum, oturduğum, dokunduğum o kapılar yok olmadılar, iç dünyamda yaşıyorlar aslında. İç dünyama açılan kapılar onlar. Yarı aralık, asaletli, güngörmüş, güler yüzlü, insanlıklı kapılar. Ben o iç dünyama açılan kapıların ardında, kendimi aradım buldum. Yazar oldum. Karaman’da kapansa da artık insan yüzüne kapılar. O içimdeki eski karaman kapıları hep açık.  Ve ben ne zaman sıkılsam üzülsem, darda kalsam o içimdeki kapılardan birine giriveriyorum. Üzüntüm sıkıntım kayboluyor. Ve içimdeki eski kapılar sürüklüyor beni hayata. Düşüp kalmadan ilerlememi sağlıyor çoğu zaman.

Karaman uzun demir sürgüyü takmış sur kapısı gibi, kapatmış kendini içine. Kendini kapatmış. Tanımıyor kimse. Bilmiyor nerde.

Soruyorlar nerelisin?

“Karamanlıyım,” diyorum…

“Konya Karaman’mı?” diyorlar.

“Karaman, Antalya’nın bir kasabası mı?” diyorlar.

“Karaman, Gümüşhane’nin oralarda mı?” diyorlar.

Kinayeli kinayeli gülüp, “Karamanın koyunu sonra çıkar oyunu,” diyorlar.

Çünkü Karaman, insanları sarmalarcasına kanatları açık, kendini tanıtacak, o güzel eski asaletli kapılarını yıkmış atmış.

Bu kapılar ne girmek içindi ne de çıkmak içindi, sadece

doğduğumuz öze dönmek içindi.

Karaman maalesef bunu unutmuştu!

Canına okumuşlardı şehrin; bir zırh dökmüşlerdi ağır demirden, her yanı yara bere içindeydi; hafızasını kaybetmişti, kederini anlatabilecek alfabeyi kaybetmişti, kederini bile anlatamıyordu. Bir tek eski camiler kalmıştı. Eski güzel evler ölmüştü birer birer. Ölen her ev yalnızlığı oluyordu bu şehrin. Kültür, örf adet, anlayış azalıyordu gitgide, tarihe, kültüre veda ediyordu şehir, kendi çığlığının peşine düşüyordu.

 

Bu yazı 2061 defa okunmuştur .

YORUMLAR

  • 0 Yorum