Görünmez Düşmana Teslim Olmayalım
Reklam
Reklam
MİSAFİR YAZAR

MİSAFİR YAZAR

Görünmez Düşmana Teslim Olmayalım

21 Eylül 2020 - 14:24

Hasan ÖZÜNAL

KARAMAN – 21 Eylül 2020

Dram filmleri gibi…

Kabristanlık.

Özel kıyafetli birkaç kişi, cenaze arabası.

Aile yakınlarından birkaç kişi. Bir defin işlemi. Sebep malum; melun virüs.

Her gün bir kısmı tanıdık, yakınımız, hısım akrabamız olmak üzere ölüm haberleri.

Yaşlısı genci kadını erkeği, hastalıklısı ve sağlıklısı…

Sebep gözle görülmeyen, varlığı hissedilmeyen, muamma gibi bir musibet virüs.

Herkes, ama herkes bu virüs ve salgın hakkında adeta uzman. Atmaya başladı mı mangalda kül kalmıyor.

Kimi sağlıkçılara saldırıyor, kimi hükümete, kimi şehir efsaneleri konusunda senaryo uzmanı.

Bu kadar bilenlerin maskesi kolunda, çenesinde cebinde. Bu denli uzman olanlar sarmaş dolaş kahve, kafe köşelerinde, cadde ve sokaklarda. Günde 15 liralık cıgarayı içmeyi hak sayan, günde 1 liralık maskeyi kullanmaktan, işi bitince bir poşete koyup ağzını bağlayıp çöpe atmaktan aciz.

Çok sevdiğimiz için, sevdiğimizi öldürebilen bir toplumuz. Canımızı da seviyoruz ama onu da yok etmek için her şeyi yapıyoruz.

Haydi, bana bir şey olmaz dediniz. Haydi, bana da bulaşırsa ben güçlüyüm sağlıklıyım atlatırım dediniz. Hatta, can benim, çeker giderim öbür dünyaya dediniz. Ölmeyi tercih ettiniz, peki bulaşması bir saniyeden kısa süren bu pisliği etrafınızdakilere yayma hakkınız var mı?

Siz katili misiniz? Üstelik toplu katliama sebep olabilecek bir seri katil misiniz?

Bir maske bulamadığı için günlerce sosyal medyada çatmadık, küfretmedik kimse bırakmayan şaşkınlar, şu an her an yüzlercesi temin edilecek o maskeyi kullanmayı bir işkence sayıyor. Ona bu hastalığın ileri evresindeki bir hastanın tedavi sürecini bir göstermek lazım. Kıvanışlarını, can çekişmelerini, inlemelerini. Eğer onları görse on maskeyi birden takmaya kalkacaktır.

Çarşı, yollar, sokaklar insan seli.

Hepsinin mazereti kendine göre haklı. Ama o mazeretlere baktığınızda o mazeretlerin keyif, zevk, lüks ve saçmalık olduğunu görmeniz mümkün.

Sanki ölürken güzel olmak zorunda gibi makyaj malzemesi, dışarı çıkması için haklı mazeret. Evinde bir kitap okumak, balkonda çay içmek işkence geliyor ama ölümü pahasına şehir merkezinde ana caddelerde, elinde teşbih, ağzında cıgara, omuz omuza sürtünmek haklı mazeret oluyor. Bir süredir beklediği ucuzluk başladı diye, biri beşikte, biri eşikte iki yavrusunu kapıp onları da kollayarak kalabalık bir mağazadan hayatına mal olacak bir parça çaputu almak maalesef haklı mazeret kabul edilir hale geldi.

Bu millet aç, bu millet sefil, bu millet perişan ki yemeksiz düğün yapamıyoruz.

Yasaklanmasa, göbek atmadan, iki gencin mutluluğunu dualara sevk edemiyor, Rabbimize havale edemiyoruz. Ahdımız var, ömründe bir kere olacak, o kadar da mı olmasın, lafları onlarca cana mal oluyor. İki gencin mutluluğu adına yapıldığı söylenen o kargaşa, o iki gencin hayat boyunca “bizim düğünden sonra salgından şu kadar kişi öldü” düşüncesi tüm hayatlarında bir kabus bir işkence olarak kalmayacak mı?

Bu mu evlatlarımızı mutlu etmek için izlediğimiz yol: Onların ahtı kalmasın ama var birkaç kişi de ölüversin bakalım.

İslam’ın yanlış öğretilmiş kader kavramını şu an an bariz şekilde yaşıyoruz. Bu konuya vakıf hocalarımız daha ince ayrıntılar ile girerler ama biz, bize yeten bilgimiz ile şunu söyleyebiliriz: Korunma imkânları olduğu halde korunmayan, etrafındaki tüm imkanları kullanarak önlem almayan, aksine salgına başkaldırıp, bulaşı şartlarını kolaylaştırıcı ortamlar hazırlayanlar kesinlikle kul hakkını ihlal ediyor. (Toplu yemek, toplu davet, eğlenceli düğün, altın günü, aile toplantıları, kafe ve kahve sohbetleri, dikkatsiz piknikler ve gereksiz geziler gibi) Hem kul hakkını gasp ediyor, hem de onların yaşam haklarını gasp ediyor. Kaç kişinin? Birkaç kişi de değil, tüm insanlığın yaşam hakkını gasp ederek büyük bir suç işliyor.

Rabbimizin nezdinde kul hakkından daha büyük bir suç var mı?

Tüm tedbirlere istisnasız herkes uysa bu salgın biter mi? Bitmez belki ama çok çok düşük seviyelere gelir. O zaman o canını feda eden sağlıkçıların işleri kolaylaşır, ölümler azalır, 10 kişiye verilen hizmet bir kişiye daha kaliteli olarak verilir.

Arabesk toplum olmayı o kadar çok sevdik ki… Dün sevdiği sanatçı için bedenini jiletle dilimleyen şaşkınlardan bugün bir farkımız kalmadı.

Konunun bir başka yönü de, tüm bu karmaşa toplumsal bir gerginlik yarattı. Herkes barut fıçısı. Trafikte, toplu hizmet alınan mekânlarda ve özellikle hastanelerde insanlar tam bir kabadayı, tam bir eşkıya, tam bir vandal.

Öyle bir toplumsal psikoloji hakim ki; “yarın öleceğim, bari bu gün yaşayabildiğim günü en deli, en çılgın ve en uç noktalarda yaşayayım” mantığı hakim.  Ana babasını, dede ninesini, eşini dostunu, çoluk çocuğunu ve kendisinden başka can taşıyanları düşünmeyen garip bir toplum olma yolunda çok ileri gittik.

Bizim halimiz bu olmamalı…

Kâinatın en güzel dinine mensup ve bu günleri bile kurallara bağlamış bir dinin inananlarıyız. O kurallara neden uymuyoruz? Nasıl Müslümanlarız?

Binlerce yıllık tarihinde şan şeref, dayanışma, saygı sevgi ve birlik adına mükemmel örnekleri olan bir toplumuz. Ne ara bu hale geldik?

Derhal ciddi bir toparlanma gösterip, kendimize gelmemiz lazım.

Resmi kurumların şu ana kadar öneri, talep ve kuralları öylesine mükemmel ki uymak hiç de zor değil.

O alınları öpülesi sağlık çalışanları öylesine fedakâr ve öylesine gayretli ki, liyakat ile işlerini harika yapıyorlar.

Ya BİZ?

Tüm tedbirlere harfiyen uyan, etraflarını da bu konuda motive eden, ikaz eden, çaba gösterenleri de kutlarız.

Bu yazı 4490 defa okunmuştur .

YORUMLAR

  • 0 Yorum