Haklı olanların, Hakk’ın emrinde olanların, hak yolunda yürüyenleri, yoldan saptıracak, alıkoyacak bir gücün yeryüzünde olmadığını dünya tarihinden ve en son olarak 1400 yıllık tarihten, daha yakına gelelim, yüz yıllık Afganistan, Irak, Suriye, Filistin tarihinden ibret almadılar.
Nuh aleyhisselamın, İbrahim aleyhisselamın, Musa aleyhisselamın, Davud aleyhisselamın, az ama elmastan değerli iman cevheriyle beraber, çağın harp imkânlarını kullanan Müslümanlar, kâfir, zalim, gaddar, kindar ama aynı zamanda çok çok asker ve silaha sahip ordularına karşı Müslümanlar, haklı olmanın da verdiği güçle galip geldiklerini tarihçilerinden öğrendikleri halde kendilerini geçmiş kâfirlerden daha akıllı ve silah üstünlüğü nedeniyle saldırganlıklarına devam eden Sovyet Rusya’sı, Afganistan’ı işgal eder ama 1989 yılında tanklarını geride bırakıp gece vakti ülkeyi kaçarak terk etmek zorunda kalırlar.
Rusya’nın boşalttığı yerlere Amerika gelir, işgal ederken “Biz başkalarına benzemeyiz, çağdaş silahlar, düşmanı kan ısısından tespit eder radarla, kan ısısına ayarlı hedefleri vuracak silahlarla Afganistan’ı işgal edip onları köle olarak kullanıp Asya’ya hakim olacağız” diyerek geldiler ama 2019’da apar topar kaçarken Amerika’ya iman eden Afganlı casuslar, havaalanında kaçmaya hazırlanan uçakların tekerlerine sarılarak “Bizi bırakmayın” diyen yalvarmalara bile kulak asmadan kaçtılar.
Gazze, bin yıl sonra bile harp okullarında ders olarak okutulacak bir direniş savaşı verdiler.
Karşılarında kendini Firavun gibi hisseden Amerika ve Avrupa Birliği, asker, silah ve olmayan akıllarını verdiler ama küçücük toprak üzerinde, dört bin mücahit Müslüman’la başa çıkamadılar. Çünkü haklıydılar.
Mehmet Akif Ersoy merhum, Çanakkale savunmasını anlatırken Batı’nın çirkin yüzünü, sefil planını, yamyamvari davranışlarda bulunan İtilaf devletleri İngiltere, Fransa, Sırbistan, Rusya, İtalya, Yunanistan, Portekiz, Romanya ve Amerika’nın katıldığı İtilaf devletlerinin fotoğrafını sunar bize:
Nerde -gösterdiği vahşetle “bu: bir Avrupalı!”
Dedirir -yırtıcı, his yoksulu, sırtlan kümesi,
Varsa gelmiş, açılıp mahbesi, yâhud kafesi!
Eski Dünyâ, Yeni Dünyâ, bütün akvâm-ı beşer,
Kaynıyor kum gibi, tûfan gibi, mahşer mahşer.
Yedi iklîmi cihânın duruyor karşında,
Ostralya’yla berâber bakıyorsun: Kanada!
Çehreler başka, lisanlar, deriler rengârenk;
Sâde bir hâdise var ortada: Vahşetler denk.
Kimi Hindû, kimi yamyam, kimi bilmem ne belâ...
Hani, tâ’ûna da züldür bu rezîl istîlâ!
Ah o yirminci asır yok mu, o mahlûk-i asîl,
Ne kadar gözdesi mevcûd ise hakkıyla sefîl,
Kustu Mehmedciğin aylarca durup karşısına;
Döktü karnındaki esrârı hayâsızcasına.
Maske yırtılmasa hâlâ bize âfetti o yüz...
Medeniyyet denilen kahbe, hakîkat, yüzsüz.”
Bedir, harbinde bir Müslüman’a üç kâfir,
Kadisiyye harbinde Zerdüşt ordunun başında tarihe nam salmış acı kuvvete sahip Rüstem var.
Bugünün Demir Kalkan veya tank denilen savaş aletleri yerine geçen fillere sahipler.
Kılıç, filin üzerindeki kâfir savaşçıya uzanamıyor, ok ise file etki etmiyor.
Sa’d bin Vakkas secdeye kapanıp Allah’tan yardım istiyor ve secdeden kalkınca okçulara, fillerin alnına, iki gözlerinin ortasına ok atmalarını emrediyor.
Okun isabet ettiği filler geriye kaçarken, Zerdüşt ordusunu ezerek firar ediyor ve savaşı Müslümanlar kazanıyor.
Her güçlünün, gücü oranında zayıf tarafı mutlaka vardır.
“Eden, kendine eder.”
Ebu Cehil kuyu kazar, kazdığı kuyuya kendisi düşer”
Yorumlar
Kalan Karakter: