Bizim Çocuklarımız


Mestan Karabacak

Onlar bizim çocuklarımız... İflas etmiş eğitim çarkının arasında öğütülen, ufalanan yavrularımız. Acınacak derecede cahil ve kahredici bilgi fukaralığı içindeki çaresiz evlatlarımız.

Aileden, okuldan ziyade sokağın terbiye ettiği çocuklar. Televizyonun, internetin, cep telefonunun insafına terk ettiğimiz yavrularımız.

İlkokuldan üniversiteye kadar sürekli her şeyi kolaylaştırmayı marifet sayan eğitim sistemimizin kurbanları. Sınıf geçme, not alma çabası göstermek mecburiyeti hissetmeyen ve genellikle ders çalışma ihtiyacı duymayan kayıp kuşaklar onlar.

Sürekli diploma alan, ancak onun gereği olan bilgiyi bir türlü alamayan mağdurlar. Yeterince eğitemediğimiz, yeterince kitap okutamadığımız, yeterince spor yaptıramadığımız çocuklar/gençler. Enerjilerini kendileri için, aileler için, ülkeleri için iyi yollara kanalize edemediğimiz gençler.

Matematik bilgisi yerlerde sürünen, tarih ve coğrafya bilgisi acınacak seviyede olan, genel kültürü içler acısı olan gençler.

Aslında eğitimcilerin de velilerin de siyasetçilerin de gayet iyi bildiği, fakat genellikle görmezden geldiği ya da kaçtığı gerçekler bunlar.

Peki, nasıl oluyor da dört yıl ilkokul, dört yıl ortaokul, bir o kadar da lisede okuyan bu çocuklar niye bu haldeler? Niye bu noktaya gelindi?

En başta şunları hatırlayalım: Sürekli eğitim sistemi ile not sistemi ile müfredatla oynamalar... Akıllı tahtalar, tablet dağıtmalar... Bedava kitap vermeler... Gösterişle, caka satarak başlatılan Fatih Projeleri... Daha neler neler... Ama geldiğimiz nokta eğitim sistemimizin çöktüğünü gösteriyor.

Aslında bütün bu çöküş yaklaşık otuz yıl önce bazı Milli Eğitim bürokratlarının söyledikleri şu cümle ile başladı: “Çocuklara bilgi yüklemeyelim, bilgiye ulaşmayı

öğretelim.” Buyurun öğretin bilgiye ulaşmayı!.. Niye öğretmediniz ya da çocuklar bilgiye neden ulaşamıyorlar? Bu gerçekleştirilemedi, ancak çocuklara bilgi de yüklenemedi. Sonuç bugünkü öğrencilerin acınası durumdaki bilgi fukaralıkları...

Bazı okurlarımız: “İyi güzel de, eleştirmek kolay da çözümü ne?” diyebilirler. Haklılar. Elbette eğitim sistemimizin içinde bulunduğu bu durumun bir çözümü var. Belki bugünden yarına çözülemez bu sorun, ama çözümsüz değil. Çözüm meselesi başka bir yazının konusu, fakat içinde bulunduğumuz durum da sürdürülebilir bir durum değildir.

1966 yılından bu yana eğitim hayatının içindeyim. Otuz altı yıllık hocayım, elli üç yıldır da talebeyim. Gördüğüm şu: Eğitimde her gelen yıl bir öncekini aratıyor. Fiziki şartlar, teknik imkânlar sürekli gelişiyor, iyileşiyor; fakat eğitim hayatımız içerik bakımından hep geriye gidiyor.

Şu kadarını söylemeliyim: Milli Eğitim Bakanlığı nitelikli öğretmenler yetiştirerek ve liyakatsiz idareciler atayarak bu çıkmazdan kurtulamaz. Ciddi ve bilimsel bir öğrenci ve öğretmen yetiştirme politikası inşa ederek işe başlanabilir. Sonra... Sonrası başka bir yazının konusu.