ZAMAN, MEKÂN VE İMKÂN

Yayınlanma: 08.06.2026 12:52 Güncelleme: 08.06.2026 12:52

Mahmut DEMİR Emekli Eğitim Müfettişi Kişinin yaşamını belirleyen üç kelime, bu kelimeler kişinin yaşamını belirleyen ana kavramlardır.  Yaşadığımız zamanın seçimi elimizde değildir ama bizim her şeyimizi belirler. Mekân ise içine doğduğumuz coğrafyadır. Ülke, şehir, kasaba ve Köydür. İmkân ise doğduğumuz aile, içinde yaşadığımız toplum, devletimizin yönetimi ve kişilere sunduklarıdır. İnsanın ve insanların ortak akılla oluşturduğu yaşam kurallarının ve koşullarının kişileri biçimlendirmesi doğal bir olgudur. Her dönemin her insana yansıması farklı da olsa benzerlikler arz eder. Çok gerilere gitmeye gerek yok, bin dört yüzlü yıllarda Karaman’da yaşayan bir insanla, Amerika’da yaşayan bir insanın imkânları çok farklı değildi. Karaman’da bin dört yüzlü yıllarda yaşayan bir insanla,  bin dokuz yüzlü yıllarda yaşayan bir insanın yaşamı biri birinden çok farklıdır. Yaşanılan yıllar mı, imkânlarımız mı, yoksa yaşadığımız mekânlar mı yaşamımızın belirleyicisidir. Aslında zaman, mekân ve imkân ana belirleyicilerdir. Doğuştan şanslı veya şanssız olmak bu olsa gerek diye düşünmemek elde değil! Bu üç kavramın yaşamımıza etkilerini ayrı ayrı düşünürsek; yaşadığımız zamanda dünyanın, ülkemizin veya şehrimizin içinde bulunduğu durum bizi de doğrudan etkiler. Kurtuluş Savaşı yıllarında yaşayanlar, birinci ve ikinci dünya savaşları döneminde yaşayanların yaşadıkları, sıkıyönetim dönemini yaşayanlar ya da Atatürk’ün özdeyişi ile Yurtta Barış Dünyada Barış sağlandığı dönemde yaşayanlar. Her biri birinden farklı etkilenirler. Hani bazen söylenir ya bizim zamanımızda böyle şeyler yaşanmazdı. Ya da eski zamanlarda böyle miydi? Zamanı insanların yararına işler hale getirmek, toplumun mutluluğunu ve refahını sağlamak ileri görüşlü liderlerle mümkündür.  Yaşadığımız mekânlara baktığımızda hangi ülkede, hangi şehirde veya hangi köyde yaşadığınız sizi derinden etkiler. Demokrasisi yerleşmiş, özgür ve kalkınmış, halkını eşit ve adil yöneten bir ülkede mi? Yoksa otokratik, geri kalmış, ilkel bir ülkede mi?  Yaşadığınız ortamın insanlarının rahatı, huzuru ve mutluluğunu sağlamış yönetimler mi?  Yoksa halkının nasıl yaşadığını bilmeyen yöneticilerin olduğu ülkede mi?  İmkâna baktığımızda ise: içine doğduğumuz ailemizin bize sunduğu, sevgi, sağlık, beslenme, eğitim ve değerler sistemi içine mi? Yoksa sevgisiz, problemli,  şiddetin ve nefretin içine mi doğduk? Yaşadığımız toplumun biri birlerine karşı tutumu, kurallara uyumu, ekonomik durumu, gelir ve geçim şartları, gelir dağılımı dengesi sağlanması, devletin topluma sunduğu kolaylıklar bizi doğrudan etkiler. Kişilerin ve toplumların barışı, refahı, huzuru, mutluluğu devletin temel görev ve sorumluluğudur.   Çağdaş uygarlığın ölçüsü, insanlığın ortak akılla bulduğu, en üst düzey yaşam seviyesidir diye düşünmek gerektiği inancındayım. Türk Milleti olarak bu ortak akla ne düzeyde katkı sağladığımız sorgulanmalıdır. Aynı yıllarda yaşamak çağdaşlık mıdır?  Yoksa toplum en üst düzeyde yaşayan uluslarla aynı yaşam seviyesinde mi olmaktır? Karar vericilerin ve yönetenlerin temel görevi Atatürk’ün gösterdiği çağdaş uygarlık düzeyinin üstüne çıkmak hedefine ulaşmayı ve bu hedefi bir üst tura taşımak için ortak akıl üretmelidirler. Coğrafyamızın potansiyelini en yüksek düzeyde kullanabilmek, aklı ve bilimi önceleyerek ortak akılla mümkündür.  Ortak akıl üretebilmenin yolu tanrının insanlara verdiği en büyük zenginlik olan aklın özgür düşünmesi, kişilerin yeteneklerine uygun eğitim imkânı ile toplumun yapıcı ve üretken bireyler olması ile mümkündür. Ancak insan; bu üç koşulun şekillendirdiği bir varlık değil, çalışarak, çok emek vererek, öğrenerek ve azimle mücadele ederek, kendi hayatını ve içinde bulunduğu toplum hayatını daha iyi yaşam koşullarına kavuşturması mümkündür. Cumhuriyetimizin ve çağdaş Türkiye’nin kurucusu Gazi Mustafa Kemal Atatürk gibi.

Devamını Okumak İçin Tıklayınız