YEŞİLDERE KIYICI OCAĞI’NIN KAYIP DERVİŞİ
Yazıma başlamadan önce bende bu ocağın torunlarından olduğumu belirtmek isterim. Meğil dağının gölgesi akşam olunca Yeşildere’nin üstüne ağır ağır inerdi. Dağlardan gelen rüzgâr bazen öyle uğuldardı ki köylüler: “Bugün eski erenler dolaşıyor…” derdi. Çünkü Yeşildere sıradan bir köy değildi. Toprağının altında susmuş dualar, taşlarının arasında unutulmuş sırlar yaşardı. Köyün en eski odalarından biri vardı… Kapısı alçak, eşiği aşınmış, duvarları is kokulu bir oda… İşte orası Kıyıcı Ocağı’ydı. Vaktiyle o odada Hacı Derviş isimli birisi yaşardı. Uzun boylu, sert bakışlı ama yumuşak yürekli bir Yeşildereliydii. Kışın tipi bastırdığın da yolcular onun damına sığınır, yazın susuz kalanlar onun kuyusundan su içerdi. Bir zemheri gecesi… Kar göğe kadar yükselmiş sanki. Ay görünmez olmuş. Köpekler sebepsiz uluyormuş. Tam o sırada kapı üç kere vurulmuş. Tak… Tak… Tak… Hacı Derviş kapıyı açtığında karşısında garip bir adam durmuş. Üzerinde kül rengi bir aba… Elinde budaklı bir değnek… Ve beli, eski Osmanlı kılıcı gibi öne eğik… Adamın gözleri ise insan gözüne benzemezmiş. İçinde hem yangın hem deniz varmış sanki. — “Misafir kabul eder misin?” demiş. Hacı Derviş: — “Bu kapı Hak kapısıdır.” diye cevap vermiş. Derviş içeri girmiş. O gece odadaki kandilin alevi hiç titrememiş derler. Dışarıda fırtına çatıyı sökerken içeride derin bir sessizlik varmış. Sabaha doğru derviş ayağa kalkmış. Kırmızı bir bez çıkarmış. Ardından ince, parlak bir bıçak… Bıçağın ağzında ay ışığı dolaşıyormuş sanki. Sonra Hacı Derviş’e dönüp şöyle demiş: — “İnsan bedenindeki dert bazen etten değil, gölgedendir… Sana gelenleri kıyacaksın. Şifayı veren el değil, niyettir.” Hacı Derviş ne diyeceğini bilemeden adamın yüzüne bakmış. Derviş son kez konuşmuş: — “Ben sabah namazını Mekke’de kılacağım…” Kapıyı açıp dışarı çıkmış. Fakat ardından kar üstünde tek bir ayak izi bile bulunamamış… O günden sonra Yeşildere değişmiş. Köyün üstünde bazen açıklanamayan ışıklar görülmüş. Gece vakti o odanın önünden geçenlerin içeriden dua sesi duyduğu anlatılmış. Hastalıklı insanlar uzak diyarlardan kalkıp gelmeye başlamış. Kimisi başındaki sancıyla, kimisi içine çöken karanlıkla… Kıyıcı Ocağı’nda hastaların üstüne al bez örtülürmüş. Sonra kıyıcı, dualar ve ayetler okuyarak bıçağı beden üzerinde hafifçe dolaştırır, usulca kıyarmış. Ne yara açılır ne de kan çıkarmış. Köylüler, o anda insanın içindeki ağırlığın çözüldüğüne, derdin dua ve niyetle hafiflediğine inanırmış. Ardından hastaya bir tutam tuz yalatılırmış. Ve her seferinde aynı söz yankılanırmış: “Allah derde derman, gönüle ferahlık şifa versin…” Köylüler arasında başka bir rivayet daha dolaşırmış: Derviş aslında yaşayan biri değilmiş… Yüzyıllar önce o dağlarda kaybolmuş bir erenmiş. Allah’ın izniyle bazen yolunu şaşıranlara görünürmüş. Hatta bazı geceler Kıyıcı Ocağı’nın penceresinde eğri bir siluet belirdiği söylenirmiş. Rüzgâr sert estiğinde yaşlı kadınlar çocuklarını içeri çağırır: “Gece uzadı mı erenler dolaşır…” derlermiş. Ve Yeşildere’de hâlâ şu söz unutulmazmış: “Bir ocağın ateşi odunla değil, duayla yanar…”