KAYBEDİLEN “HİKÂYEMİZ”
İnsanoğlu dünyaya gözünü açar açmaz hikâyelerin ortasına düşer. İlk çağlarını ana-babasının kendisine sunduğu hikâyeler ölçüsünde inşa eder. Gelişim evreleri bir bir kat edildikçe hikâyeleri bu kez arkadaş ve iş çevresi gibi faktörler şekillendirir. Bu böylece, ölüme dek sürecektir. Peki, insanı ömrü boyunca içine alan hikâyeler olur da, toplumlar bunun haricinde mi kalır? Cevap malum. Cemiyetler de tıpkı insanlar gibi hikâyeler ile ayakta kalır, ya da hikâyesizleler ile çöker... Elektriğin henüz hayatı tamamen ele geçirmediği devirlerde insanlar, bir lamba etrafına kümelenir, farklı farklı eserlere kulak verirmiş. Hazret-i Aliler, Battal Gaziler ve daha niceleri. Artı, "vasıflı" şiirler... (vasıf kelimesini özellikle tırnak içine aldım.) İşte, o mecliste bulunup da bunları dinleyen bir kimse, kültürel ve manevî kodları zihnine kopyalar ve hayatını idame ettirebilecek gücü elde edebilirmiş. Ancak şu an, bizi "biz" yapan hikâyemizi gönüllü olarak kaptırmış durumdayız. Çaldılar diyemiyorum! Uyanık adamın evine hırsız girer mi hiç? Nitekim hırsız eve dadandığı vakit; "Bir dakika yahu! Senin ne işin var burada?" diyemedik. Diyemediğimiz gibi, gözümüzü yumup uyur taklidi yaptık belki de. Ben, sen, biz veya onlar... Fark etmiyor artık. Maalesef yenilen gol sadece hatalı oyuncuya yazılmıyor. Dolayısıyla, "Tabiat boşluk kabul etmez!" genel kaidesi burada yine devreye girmiştir. Sonuç? Amerikan kültür emperyalizminin hikâye bozuntuları kadim geleneğimize ağır bir darbe indirdi. Bitti mi? Tabii ki hayır! Üstüne, bizim(!) yazarımızın ve senaristimizin zihni de bir sömürge kafasından farksız ne yazık ki. Dolayısıyla, bu hayasızca akına vereceğimiz cevap, üç-beş klişe senaryo olmamalıydı. Milyonluk bütçelere rağmen… Asrın idrakine, kendine hayran bırakan kültürümüzle haykırmalıydık. Şimdilerde ise bırakın haykırmayı, bazı ülkeler, tıpkı domates iade eder gibi yapımlarımızı reddetmeye başlamış. “Kültürümüzü bozuyorlar” gerekçesiyle! Bu sistemsizliğe acilen bir format gerek. Devletin [estetik yönden] denetimiyle, yapımcıların da “Ne koysak seyrediyorlar!” zihniyetinden sıyrılmasıyla belki bir nebze yol alınır. Ve bizler. Yani, sıradan vatandaşlar. Yiyeceğimizden, içeceğimize kadar her şeyi didik didik araştırırken, zihnimizi etkileyecek şeylere bu kadar gafil kalamayız. Bir mesire alanına gidildiğinde bile, önce mekânın temizliğine, manzarasına bakılmıyor mu? Hiç inşaat molozlarının arasında piknik yapana rastlanılır mı? Sözün özü, insandaki estetik (eskiler “bediî” derdi) duygusu bir nimettir. Ancak zaman zaman kitlelerin estetik zafiyetlerinin olabileceği de göz ardı edilmemelidir. Elbette burada başat roller yine devlete, okumuş yazmış kesime ve medyaya düşecektir; Estetiği, faydalı içeriklerle harmanlamak. Halkı bayağılığa, pespayeliğe mecbur etmemek!.. O bakımdan; Üzerine ateşten gömleklerin tekrar tekrar biçildiği şu cefakâr topraklarda, her şeye rağmen, "Hikâyemizi yeniden ayağa kaldıralım!