HASSASİYYETLERİMİZ
Türkiye’de hangi ırktan, hangi renkten, hangi dilden olursa olsun Müslüman olanların bazı şeylere karşı hassasiyeti vardır. İster Profesör olsun, ister öğrenci, ister General olsun, ister er, ister patron olsun, ister işçi, ister amir olsun, ister memur, ister sanatçı, ister oyuncu, yediden yetmişe herkesin hiç farkında olmadan otomatik hale gelmiş refleksleri vardır. O refleksler, makam, şöhret, şehvet, servet hastalığıyla köreltilse bile zamanla eski refleksini kazanır. “Uyuşturucu” denilince akla hep katı uyuşturucularla sıvı uyuşturucular getirilir. Hâlbuki bütün bu uyuşturucuların toptancılığını servet, şöhret, şehvet, makam hastalığına yakalananlar yaparlar. Bilinen uyuşturucuların zararının bir sınırı vardır ama ikincilerin zararının sınırı yoktur. “Müslümanım” diyen yediden yetmişe herkesin hınzır/domuz etine hassasiyyeti vardır. Kilisede çalan Çan’a hassasiyeti/alerjisi vardır. Hazreti İsa aleyhisselamın çarmıha gerilmesi yalanını temsil eden Haç’a hassasiyyeti/alerjisi vardır. Merhum, Dr. Mehmet Niyazi Özdemir (1942-2018) Kadırgadaki evinde anlatmıştı: “Komünist olan, üniversiteden bir arkadaşım, aynı zamanda ateist olduğunu da söylerdi. Tedavisi için Almanya’ya gitti uzun süre hastanede kaldı. Benim de yolum Almanya’nın aynı şehrine uğrayınca onu hastanende ziyaret ettim. Çok sevindi. Hemşirelere, “Buna, Türk diye domuz eti vermezlik yapmayın. Bu ateist, onun için domuz eti verin” dedim, o da, “Evet ben ateistim” dedi. Ama hemşireler, ‘Burası çok kaliteli bir hastane; buraya domuz eti sokulmaz, pahalı ve değerli ya koyun eti veya dana eti kullanılır” deyince” apıştı kaldı. Bizim komünistimizin, ateistimizin hayatının yüzde en az kırkı İslami hassasiyetleri genlerinde taşımaktadırlar. Kuzey Kıbrıs’a konferanslar vermeye gittiğimde, üç gün kaldım. Diyanet İşleri Başkanlığından gönderilen bir Din görevlisi anlattı: “Güney Kıbrıs’la sınır olan bir şehirde imamlık yapıyorum. Caminin hoparlörlerini değiştiriyoruz. Cuma günü namaza gelen Kıbrıs’ta görevli bir Albay, takacağımız hoparlörü gözden geçirdi ve “Bu olmaz, ben size daha kuvvetli ve güçlü bir hoparlör göndereyim, karşıdaki Hıristiyanlara da ses ulaşsın” dedi ve yaptı” demişti. Yediden yetmişe halkımızın Kur’an’a olan imanından hiç şüphe etmedim. “Kur’an’a iman ederim ama şeriata karşıyım” diyenler de, bizim ayıbımızı ortaya çıkarır. Elin oğlu, uzaktan kendi beyninin ürettiği fikir kusmuğuyla, bizim insanımızın beynini leğen olarak kullanıyor ve her kusmasında biz, leğenden taşanlarla uğraşıyoruz. Aynı adam, Kur’an yolunda canını vermeye refleks olarak hazır. Bayrağımızdaki Hilal için Mehmet Akif Ersoy merhum, Çanakkale Boğazı harbini anlatırken: “Şüheda gövdesi, bir baksana, dağlar, taşlar... O, rükû olmasa, dünyada eğilmez başlar, Yaralanmış temiz alnından, uzanmış yatıyor, Bir hilâl uğruna, ya Rab, ne güneşler batıyor!” diyor. Bayrağımızda, minberimizde ve minarelerimizde hilal olması sevgili peygamberimizin bayrağında da hilal olmasından kaynaklanabilir. Sevgili peygamberimizin, Sa’d bin Malik’e verdiği bayrağın zemini siyahmış ve üzerinde beyaz renkte hilal varmış. (İbni hacer, el-isabe fi temyizissahabe, Sa’d bin malik maddesi) Yine peygamber efendimizin Vahşi bin Harb’e verdiği bayrağın zemini sarı imiş ve üzerinde beyaz hilal varmış. (İbni asakir (499/1105-571/1175), Tarihu Dımışk, Vahşi bin Harb’in hayatı bölümü) Mehmet Akif merhum, İstiklal Marşımızda: “Çatma, kurban olayım, çehreni ey nazlı hilâl! Kahraman ırkıma bir gül... Ne bu şiddet, bu celâl? Sana olmaz dökülen kanlarımız sonra helâl; Hakkıdır, Hakk'a tapan, milletimin istiklâl.” Bu son mısraa dikkat ediniz; İstiklal, hürriyet, özgürlük, ancak Hakka kullukla olacağını, halka tapınmakla kölelikten kurtulamayacağımızı söyler. Devam edecek.