DEĞERLİ RAMAZAN HOCALARIMIZA
Bir devlet TV’sinde canlı yayında on yedi yıl önce bir Ramazan ayında, türkücü bir hanımefendinin yönettiği programda bizi dinlendirmek için çağrılan bir türkücü bey de vardı. Türkücü, “Ben de bir soru sorabilir miyim?” dedi ve sordu: “Cuma namazında, farzdan sonra kılınan namazları kılmak zorunda mıyız?” anlamında sordu. Ben de ona, “Ezandan sonra caminin kapıları kilitlenir mi?” dedim, -Hayır, dedi -Farz namaz kılındıktan sonra çıkanlar var mı? Dedim, -Var, dedi -Sen de çık, dedim, -Eeee kalanlar? Dedi. - Sana ne onlar, anlamında cevap verirken reklama girdik. Cumhuriyetin ilk yıllarında Türkçe ezan okunurken, milletvekilinin biri de Diyanet İşleri Başkanı’na gider ve sorar, “Biz neden Türkçe namaz kılmıyoruz? -Başkan, “Millet bu halinden memnun, -Ben memnun değilim, Türkçe namaz kılınan cami olsun, -Başkan, “Bir dernek kurun, cami yapın ve Türkçe namazı da orada kılınız” dediğinde, -Milletvekili, “Ben kendim için istemiyorum ki.” Ramazan yaklaşıyor, hocalarımız programlara davet edilecekler, davet bekleyen hocalar, bugünden itibaren, bu günlerde Müslümanların başta imanlarını takviye edecek soru ve cevapları maddeler halinde yazsınlar ve nu anlatacağını söyleyerek, programda konuşabileceğini söylesinler. Ameli salihle ilgili ve bugünlerde en çok ihtiyacımız olanları derlesinler ve maddeler halinde onu anlatacağını söyleyerek daveti kabul etsinler. Bugünlerde en fazla işlenen haramların çirkinliğini, halka verdiği maddi ve manevi zararları anlatırken çıkış yollarını da söylesinler. Bazı ciddi programcılar, bu teklifinizi beğenecektir. Onlar da konu seçiminde sıkıştıkları için beğeneceklerdir. Ciddi olmayanlar ise, “Sakız çiğnemek orucu bozar mı?” diyerek programı başlatır ve hocayı tıngırdatır. Bazı profesörlerimize de Müslüman halka hakaretler yaptırırlar. Biz, Batı’nın din düşmanlığı adına yaktığı ateş çemberinden geçen bir milletiz. En iyi hocamızın bir günlük hayatının ancak bir saati dinin emrinde, geri kalan 23 saatinde Müslüman’ın gözünden, kulağından, ağzından, elinden, burnundan girenler, batık Batı’nın eğitim yoluyla bize aşıladığı şeyleri gocunmadan, dini bir şeymiş gibi yaparız. Namazlar konusunda halkımızdan bazıları, beş vakit namazı kılmadığı halde teravih namazını kılması da sorulur. Farzları kılmıyorsa sünnetleri kılmasını tenkit etmeden, nafilelerini tebrik et, ama farzın önemini anlatmaya çalışalım. Halkın cehaletini söyleyerek değil, faziletlerini öne çıkararak bilgilendirmeye gayret edelim. Toplumda yaygın olan kerahiyyetler üzerinden halkı aşağılama yerine İslam’a göre kesin haram olanların anlatılmasını sağlayalım. Banka müdürüne, “Neden sakalın yok” demeyelim, faizin haramlığını o bildiği halde biz yine anlatalım da her imza atışında içinden, “Yandım” desin. Kanun koyuculardan, besmelesiz bir damla su içmeyen, bir lokmayı ağzına koymayanları tebrik edelim ama İslam’a aykırı olan kanunlara el kaldırdığında, o kanunun her uygulanışında hesabına günah yazılacağını da hatırlatalım. Herkesin bütün Müslümanlara karşı bir sorusunun olmasını da ben hayra yoruyor ve olumsuz sorularla bile, dinin konuşulması, soranın gönlünde İslam dininin önemli bir yerde olduğunu gösterir. Ama merak ettiğim şu, yirmi sene içinde Cuma namazından sonra kılınan namazların bazılarında altı rekât, bazılarında dört rekât namazın kaldırılmasında ve Türkiye genelinde yarı yarıya başarılı olmalarında bunu ilk başlatanlar nasıl bir fayda sağladılar anlayamadım. Dört rekâtı kaldırmakla sanayide, dairede, tarlada, üretime ne kazandırdılar. Savunmaya geçenler, aklınızdan geçen soruların hepsini biliyorum. Bu namazları kaldıran müftülerden biri, namaz kaldırma görevini başlattığı şehirden başka bir ile tayin olduğunda, yeni gittiği şehrin valisine o şehirde de altı rekâtı kaldırma işini başlatacağını söylediğinde vali, “Senin görevin ibadetleri azaltmak değildir” der ve ağzını kapatır.