“ÇARE İSLAM” DESEM
Müslüman olup Filistinli bir mücahitle evlenen, Amerikan ordusunda üsteğmen rütbeli hanımefendiye, Müslüman olma sebebini sorduğumda, “Suudi Arabistan’ın Zahran kentine konuşlandık. Tatil günlerimizde çarşıya çıktığımızda hayatımızda hiç görmediğimiz bir şey gördük ve şaşırdık. Bazı kalabalık yerlerde masasının üstüne dünyadan çeşitli paraları üst üste koyduğunu ve seyyar dövizcilik yaptığını, ezan okunmaya başlayınca paraların üstüne bir bez örtüp camiye gittiğini gördük. Sarraf dükkânları da kapının girişine bir sandalye koyup camiye gidiyordu. Bunu ABD Başkanı Bush görse, çalmayı planlardı. Bu olay, beni ve bütün subayları derinden etkiledi. Subay gazinosunda arkadaşlarla bu konuyu tartışırken tek açıklama, “Bunların cezaları çok katı olduğundan kimse hırsızlık yapamaz” yorumuna karşı subayın biri, “Bunlarda hırsızlığın cezası elinin kesilmesi. Biz ise birkaç bin dolar elde etmek için askerliği seçtik ve bütün vücudumuzu her türlü silahlara karşı koyuyoruz. Ben bu paraları çalıp gizlemesini yapsam ve elim kesildikten sonra tek elimle onları ülkemde yesem ne olur?” dedi. Bundan sonra her şeyi dikkatle izlemeye aldım ve Müslüman olmaya karar aşamasında iken bu eşimle tanıştım ve evlendim” demişti. 1985 yılında hacca gittiğimde, Harem’in kapılarının önlerinde masa üzerinde para bozan ve ezanla beraber bir örtüyle kapatıp camiye giren dövizciler vardı, şimdi yokmuş. Batı ve batıl değerleri, ne kadar içimize girerse o kadar güvenlik açığımız meydana geliyor ve zamanla o açıklarımız, bizim de geri kalmış ülkelere hava atma sebebimizi olur. Dış ülkelerden birisinin üniversitesiyle anlaşıp Türkiye’de de benzerini açmaya başlayan bir iş adamımızla onun hemşerisi avukat ve ben, dört saat oturup sohbetin bitimine yakın, “Sayın hoca efendi, adamlara hayran olmamak mümkün değil. İngiltere’de üniversitenin lise müdürünün izniyle sınıflardan birkaçında birer saat ders dinledim. Müdür, “Nasıl buldun?” dedi. “Her şey güzel de teneffüse çıkarken bütün çocukların, kitap, defter ve kalemlerini çantalarına koyup çantalarını da sırtlarına alıp öyle teneffüse çıkmalarına anlam veremedim” deyince müdür, “Maalesef hırsızlığı önleyemediğimizden çareyi bunda bulduk. Hayran oldum, çocuğu daha orta ve lise yıllarında hayata alıştırıyorlar” diyerek buna bile hayran olana ne anlatacaksın? Avukata, “Haydi gidiyoruz ve dört saatlik sohbet esnasında bana ait sözlerimi de geri alıp gidiyorum” dedim ve çıktık. Bir vali veya emniyet müdürü, “Çok şükür, şehrimizin bütün caddelerinin, sokaklarının, parklarının her köşesine kameralar döşedik” diye övünmesin. Onun adına milli eğitim bakanları ağlasın; belki gözyaşları, öğretimin ürettiği, iki dilli, yüksek makamlı, kanunları kendi lehine kullanmasını bilen eşkıyaların yüreklerini yumuşatır. Baklava çalan hızsızlardan hiç bahsetmiyorum. Bütün hırsızların çaldığını toplasanız bir tane hortumcunun çaldığına denk olmaz. Bir zamanlar, İstanbul’u ziyaret eden turistlerin yayınladıkları hatıratlarda, “İstanbul’da esnaf, akşam olunca mallarını dükkânının dışında bırakıp gidiyorlar ve biz buna çok şaştık” sözü “Biz neydik, ne olduk” diye yazılan bazı kitaplara da geçti. “Çare İslam” desem, tuza banmadan yemeğe başlamayan hortumcu kardeşim, “Zamanı var” diyor. “Çare İslam” desem, “Eşit iş eşit ücret” diyen hortumcuyla ortak olan kardeşim, “Gericiliğe geçit yok” diyor. “Çare İslam” desem, iktidarların arpalığıyla ayakta duran ulusalcı kardeşim, “Yaşasın ulusumuz” diyor. Ama ana gövde, Müslüman halkımızın mayası henüz bozulamadı. Bu üç tür akımın, en uçta olanlarına ve kendime diyorum, “Bugün, herkes yattıktan sonra, ayık halimizle, iç dünyamıza bir bakalım. İçinizde devinen temiz mayamız, onun adına “İslam fıtratı” denir, onunla yine içimizde gezinen pis bulanık Batı’nın batılıyla kirlenmiş işlerimizi yakından izleyelim, göreceğiz ki, bizim mayamız pisliğimizden fazladır. Kardeşlerim, her gün bir haramı bırakalım, bir İslami emri yerine getirelim, kırk gün sonra bambaşka bir insan olacağız ve her gün yeni ve hayırlı şeyler yapmada yarışa girişeceğiz inşallah.