AİLE Mİ? YOKSA Aİ’LE Mİ?

Yayınlanma: 31.01.2026 10:27 Güncelleme: 31.01.2026 10:31

Sakın ha! Demeyesin bundan bana ne; Türk'ün kalesidir aile, örf, âdet, anane! İşin aslı, bir şiirdir yaşamak; fakat istikbâl köklerdedir fehvasınca yaşamak. Yani geleceği inşa etmek için geçmişinden güç alarak... Gelenek, görenek, örf, âdet ve ananesi neyi emrediyor ise o nizam ve intizam içerisinde aile denen o muhkem kaleyi inşa etmek... Asıl mesele bu olsa gerek. Böyle bir girizgâhın özeti şu: "Aile muhkem bir kale; kurabilene..." ***** Onun hikâyesi şöyle başlıyor. On iki yaşına kadar kerpiçten bir evde geçen çocukluk; o ev ki, bahçesinde briketten yapılmış iki odalı ve üstü killi toprak ile örtülmüş, bir gözü tandır diğer gözü ise erzak kileri olarak kullanılan bir dam. Bahçenin bir tarafında kümes, evin hemen girişinde çeşme, çeşmenin akarı boyunca da söğüt ağacı hem de salkım söğüt ve oldukça iri cüsseli bir dut ağacı. Dedesi Molla Mehmet'in söğüt ağacının duldasında açtığı rahle üzerinde hep hazır duran kitaptan yaptığı okumalar, onun çocukluk hâtıraları arasındaki en tatlı musiki idi. Dedesi kitap okurken kelimeler üzerinde yaptığı tonlama ve vurgu sanki bir müzik icra ediyormuşçasına hoşuna giderdi. Bu seslendirme, dayısının Erciş'te şehit düştüğü haberinin gelişiyle dedesinin ağraz oluşuna kadar devam etti. Zaten o haber sonrası Molla Mehmet evlat acısına dayanamadı ve oğlunun ardından o da kısa zaman sonra ahirete irtihal etti. Dedesinin ölümü aile düzenini epey değiştirdi. Babasının İstanbul'a çalışmak amacıyla gidişi sonrası çok geçmeden bir yıl sonra ailece onlar da İstanbul'un yolunu tutmuşlardı. Ortaokul ikinci sınıfın ikinci dönemini İstanbul'da tamamlayan genç adam, yeni okulunda kendini çabuk sevdirmişti; en çok da Zekeriya öğretmenine. Aradan geçen bir yılsonunda, Zekeriya öğretmeni bir gün onu öğretmenler odasına çağırdı. Önünde bir tomar kâğıt ve başvuru kitapçıkları vardı. Öğretmenini dikkatle dinledikten sonra onun gösterdiği yerleri doldurdu ve son olarak velisinin imzalaması gereken muvafakatnameyi öğretmeninden alıp evin yolunu tuttu. Şükür ki babası o akşam eve daha az sarhoş gelmişti. Sevindi... Babası zilzurna sarhoş değildi. Hatta o akşam babasından hayatının tek ve en büyük hediyesini almıştı. Babası cebinden çıkardığı küçük hobby çikolatayı verdiğinde öğretmeninin imzalatması için kendisine verdiği muvafakatnameyi önüne koydu. "Bu nedir?" sorusuna; "Öğretmenim sana imzalatmamı istedi. Sınavlara girmem için gerekliymiş." cevabı üzerine, babasının; "Ne o, okuyup başıma âlim mi olacaksın?" sözü bir yumruk gibi bağrının tam orta yerine oturmuştu. Sonrası mı? Hiç hatırlamıyordu. Takvimler 1990'nın yazını gösterdiğinde girdiği pek sınavı kazanmıştı. O, çocukluğunda evlerinin duvarında üniformalı fotoğrafı olan ve hikâyeleri ile büyüdüğü dayısı Rıdvan gibi asker olmayı tercih etmişti. Tüm kulvarları geçmiş ve kayıt zamanı gelmişti. Annesinin okuma-yazması yoktu; abi - abla desen hak getire... Ortada bir aile olmayınca diğer dayısı Yaşar, onu İzmir'de konuşlu bulunan Maltepe Askerî Lisesi'ne kayıt için götüren kişiydi. Dört yıl Askerî Lise ve dört yıl Harp Okulu... Sekiz yıllık yatılı öğrenim hayatı boyunca hiçbir tatilde keyifle dinleneceği bir aile ortamı olmamıştı. Hatta bazı tatillerde ailesini en son geldiği adreste bulamadı. Gidilecek tek adres vardı: Zekeriya Öğretmen... ***** Teğmen rütbesiyle öğretmenini ziyaret ettiğinde; "Yeryüzünün en bahtiyar insanı benim evladım. Bu da senin sâyende..." şeklinde bir sohbete konu olmuştu onun hayatı. O evin kapısı ona her açıldığında içeriden tarifi pek mümkün olmayan hoş kokular gelirdi her seferinde. İçeriye ilk adımı attığında sanki Cennet'te bir köşke girmiş hissini yaşıyordu. Her zaman olduğu gibi ev çok tertipli, her şey yerli yerinde idi... Ve tabii ki, salonda sağ köşesi üçgen şeklinde kıvrılmış seccade de hep aynı yerinde... Orası huzurun kapısı derdi her seferinde ona öğretmeni. Bu gelişinde hayatının dönüm noktalarından olan evlilik konusunu açmıştı Zekeriya öğretmenine ve bir gün kendi evim ve ailem olursa tıpkı bu ev ve sizinki gibi bir ailem olsun isterim demişti. Zekeriya öğretmenin salonun üç duvarı tabandan tavana kitaplık idi. O raflarda dizili kitaplar sanki tebessüm ediyordu insana. Dedesinin okumalarından kitaplara aşina olması Zekeriya öğretmenin evini de huzurlu kılıyordu onun için. O gün bir karar almıştı. Bundan sonra maaşımı aldığım her ay, ilk olarak bir kitap almayı kendime prensip edineceğim ve bu konuda kendime söz veriyorum. ***** Aradan geçen yıllar içerisinde evinin yatak odasına dahi kütüphane yaptıracak kadar çok kitabı vardı onun. Kitapları ailesinin bir ferdi gibi olmuştu. Dağınık bir ailede yetişmişti; fakat kendine verdiği şu sözü hiçbir zaman unutmadı: "Babamın bana yaşattığı kaderi ben çocuklarıma yaşatmayacağım." Bu sebeple ne sekiz yıllık yatılı öğrenim hayatı boyunca ne de on beş yıllık askerlik mesleği boyunca alkol almadı ve sigara kullanmadı. Çocuklarımın en iyi oyun arkadaşı, en büyük sırdaşı, onların gerçek kahramanı ve düştüğü zaman onlara ilk el uzatanı ben olacağım ve muhteşem bir aile kuracağım demişti. ***** O artık evli ve üç kız babası... İlk kızına çocuk odası takımı aldığında kızı henüz altı yaşındaydı. Aldığı yatak odası takımı genç odası idi ve kütüphanesi olan bir çalışma masası vardı. Aradan yedi yıl geçti. İkiz kızları dünyaya geldi; hem de malulen emekli oluşunun ertesi senesi. Çok şükretti Rabbine. Bu geliş, emekliliği için çifte ikramiye gibiydi. Güçlü bir aile, şuurlu evlatlar için muhteşem bir fırsattı. Nasıl olsa emekli idi. Kimseye minnet etmedi ve ikiz kızlarını eşiyle birlikte yetiştirdi. Bugün büyük kızı on dokuz, ikizleri ise on iki yaşında. Bu arada ikizlerinin de kendi odası ve çalışma masaları var hem de kütüphaneli olandan. ***** Verdiği o karar... Her ay maaş alınca ilk iş olarak kitap almak; onu nerelere mi taşıdı? Okunmuş yüzlerce kitabın semeresi; yayınlanmış dört şiir kitabı, yazımı devam eden iki ayrı roman, bir deneme kitabı. Harp Okulu dâhil beş üniversite kapısından girmiş olmak. İki yüksek lisans, bir tamamlanamamış doktora girişimi. Psikoloji Lisans Eğitimi aldığı yıllarda geliştirdiği kuram sâyesinde Türk Patent Enstitüsü tarafından onaylanmış olan "Şiirsel Terapi" kavramının psikoloji literatürüne kendi adıyla girmesi. Yazdığı gazete köşe yazıları, üç yıl boyunca kesintisiz gerçekleşen TV canlı yayınları, birçok edebî dergide yayınlanmış eserler... Hepsi ama hepsi "Güçlü Bir Aile" için güçlü bir kişilik olmayı tercih etmiş ve bu tercihini kendine kader kılmış bir kişinin aynaladığı çocuklarının; "Biz de babam gibi olacağız." demesi. Hele ki, ikizlerine hiçbir telkinde bulunmamasına rağmen beş yaşından itibaren "Beyin Cerrahı" olmayı istemeleri. Hâsılı, bir tarafta babasının kaderini yaşamayı tercih etmeyip güçlü bir aile kurmaya azmetmiş bir kahraman diğer tarafta biz de babam gibi olacağız diyen üç kız evlat. Hayat; sizin neyi, ne kadar çok istediğinize göre şekilleniyor. Ben güçlü bir aile kurmayı diledim. Şükür ki, gerçek oldu. ***** Şimdi gelelim başlığın neyi ifade ettiğine. Görünce ne demek istediğimi anlamamış olabilirsiniz. Çok normal... Hadi aile kelimesi malum da, diğer kelime ne anlama geliyor diye bir soru aklınıza gelmiş ise hemen izah edeyim. Yirmi birinci yüz yılın ilk çeyreğini tamamladığımız şu günlerde en çok konuşulan kelime; Aİ (Artificial İntelligence) yani yapay zekâ. Bilime, teknolojiye ve bu alanda yapılan her türlü yatırım ve teşviğe varız; ama doğallıktan asla uzaklaşmadan. Son günlerde okuduğum en hoş, mini fıkra şu şekilde; "Yapay Zekâ'ya (Aİ) sormuşlar. Nasıl besleneyim? diye. O da; 'Doğal Beslen!' " diyerek cevap vermiş. Demem o ki, zekâ yapay dahi olsa tavsiyesi doğallıktan yana. Fakat bugün kurulan aileler yapay zekânın dahi kurgulayamayacağı kadar yapay. İzâhı aşağıdaki satırlarda mevcut. Gelelim bizim AİLE'ye... Ondaki doğallık, ondaki sıcaklık her daim içimizi ısıtmıştır. Onda sobada yanan odunlar ses çıkarır çıtır çıtır. Onda bir başka güzeldir patlayan mısır. Sobanın üzerinde demlenen çay değildir aslında, demlenen muhabbettir. Onun başında ninniler söylenir; dededen masallar dinlenir. Misâl, soğuk kış günü dışarıdan gelen torunu hapşırır da, Nene Göçmen Hacca şöyle cevap verir; "Nenesinin gülü! Ömrün uzun olsun; düğünün güzün olsun; iki oğlun bir kızın olsun!.." Ne kadar doğal, ne kadar candan; yürekten gele gele, duygular verilmiş sele... Bu sözü duyan torun iyileşmez mi hele." Bir zamanlar saftık, temizdik; zihinler bulanmamış, muhabbetler sulanmamıştı. ***** Hazırlıksız yakalandığımız milenyumda, internet mefhumunun hayatımızı büyük bir hızla işgâl edişine şahit oluyoruz bugünlerde. Herkesin elinde bir cep telefonu var yaşına bakmadan. Sahipsiz ailelerin(!) çocukları ki, bu ayrı bir tartışma konusu ve o çocukların ellerinden düşmeyen telefonlar. O telefonlardan ortaya çıkan yeni hastalıklar; nomofobia, patlamış mısır beyni... Bir de işin erişkin tarafı var ki, felâket ötesi felâket... Kentliyi koy bir tarafa köylünün de foyası çıktı ortaya. Yıkılan aileler, ihanete uğrayan eşler. Efendim, artık dedeler köy kahvesinde (ki eskiden oralar kıraathane idi) oturup çay sohbeti etmiyor. Her birinin kasketi önde, gözler çakılmış telefon ekranına "Müge Anlı hangi cinayeti çözdü; hangi köyde kim kimi ezdi(!)..." Artık evlilikler de interaktif... Facebook'tan, Tiktok'tan bulduğu kişiyle evleniyor kadın ya da erkek. Sonra efendim! Eşim beni aldattı, beni dolandırdı da gitti, aslında evliymiş bana bundan bahsetmedi... Falan filan; her şey sahte her şey yalan... Sözün özü; adı AİLE olan muhkem bir kale inşa etmek istiyorsanız, surlarını kendi ellerinizle tek tek koyduğunuz ateş tuğlaları ile örebilirsiniz. Öyle üç günde hokus pokusla, sosyal medyadan üç pozunu gördüğünüz kişiyle hayat kervanı yürümüyor. Benden demesi... Vesselâm!

Devamını Okumak İçin Tıklayınız